Haberin Kapısı

Müşriklerden Yardım İstenir mi?

İSLAM VE KÜLTÜR

Hadisimizde kabul edilmediği görülen müşrik yardımı, özellikle fiili ve askeri yardımdır.

Aişe radiyallahu anha’dan rivayet edildiğine göre Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem söyle buyurdu:

“- Biz, müşrikten yârdim istemeyiz!” (1)

Rivayetler

Allah’ın birliğine (tevhit) inanan Müslümanların, tevhit dışı inanç sahiplerine karşı tutumunu belirleyen hadis-i serif’in vürut sebebi sayılabilecek bir olayı Ebu Davud’un Süneninde (Cihad 142) bulmaktayız:

Savaşlardan birinde müşrik bir adam, emrinde savaşmak için Resulullah’a gelir, müracaat eder. Hz. Peygamber ona;

- (Evine) don! Biz, müşrikten yardım istemez ve kabul etmeyiz” buyurur.

Müslim’in rivayetinde (Cihad 150) olay çok daha teferruatlı olarak nakledilmektedir:

Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Bedr’e dogru yola çıktı. Harretu’l-vebere’ye varınca, cesareti ve kahramanlığı ile unlu bir adam arkadan gelip Peygamber salla ahu aleyhi ve sellem’e yetişti. Müslümanlar adamı görünce sevindiler. Adam Hz. Peygamber’e;

- Emrine girmek ve seninle birlikte savaşıp ganimet elde etmek için geldim, dedi.

Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem, ona;

“- Allah’a ve Resulüne inanıyor musun?” diye sordu.

- Hayır! dedi.

- Öyleyse don! Ben bir müşrikten asla yardım kabul etmem! Buyurdu.

Hz. Aişe dedi ki, adam gitti, ağacın yanına vardığımızda tekrar gelip yetişti. İlk teklifini tekrarladı, Peygamber aleyhi selam da önce söylediklerini tekrar etti: “ Öyleyse dön! Ben bir müşrikten asla yardım kabul etmem! Buyurdu. Adam ayrıldı, sonra Beyda’da bize tekrar yetişti. Üçüncü kez teklifini yeniledi. Hz. Peygamber;

“- Allah’a ve Resulüne inanıyor musun?” diye tekrar sordu. Adam;

- Evet! Dedi. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem ona;

- Ohalde (haydi bizimle) yürü! Buyurdu.

Hadisimizin Ahmed Ibni Hanbel’in Musned’indeki bir rivayetinde (III,454), Hz. Peygamber’in, “biz, müşriklere karşı müşrikten yardım istemez ve kabul etmeyiz “; bir başkasında ise(V,395,397), “ biz müşriklere karşı sadece Allah’tan yardım dileriz” buyurduğu kaydedilmektedir.

Bazı noktalar

Hadisimizde kabul edilmediği görülen müşrik yardımı, özellikle fiili ve askeri yardımdır. Müşrik ordusunu veya askerini bilhassa müşriklere karşı yardıma çağırmanın veya onlarla birlikte hareket etmeye razı olmanın doğru olmadığı anlaşılmaktadır. Zira sonuçta hak iddia etmesi, ganimetten pay istemesi gibi hukuki meseleler veya güçlü ise, girdiği topraktan çıkmamak gibi fiili durumlar doğabilir. Ya da savaş esnasında kendi inancını paylasan düşman tarafına geçerek Müslümanlara ihanet etme ihtimali de söz konusu olabilir. İnancında doğruyu yitirmiş olanın, sözüne sadik kalacağını kim garanti edebilir?

Müşrikten müşriklere karşı yardım kabul edilmeyeceği kaydı, müşrik olmayanlara karşı özellikle de Müslüman ülke ve devletlere karşı müşriklerden yardım alınabileceği anlamına tabii ki asla gelmez. Belki tam aksine, “müşrikten, müşriklere karşı bile yardım kabul edilmezse, diğer din mensuplarına hele hele Müslümanlara karşı yardım istemek kesinlikle caiz olmaz” demek olur.

Ashabı kiram’ in, gelişine sevindikleri unlu bir cengâveri sırf henüz Müslüman olmadığı için Hz. Peygamber’in geri çevirmesi, inanç birliğinin, özellikle İslam imanının her şeyin üstünde bir değer olduğunu göstermesi bakımından fevkalade anlamlı ve eğitici bir tasvirdir. Durum ne olursa olsun her şeyden önce İslam’ın insanlardan beklediği, İslam’a inanmış olmaktır.

Olayı Hz. Aişe’nin anlatmış olması ve bilhassa “ağacın yanına vardığımızda” ifadesi ve Hz. Aişenin Bedir Harbine iştirak etmediği birlikte düşünülürse, olayın, ya Bedir Harbi’nde geçmeyip bir başka seferde cereyan etmiş olduğu veya Hz. Aişe’nin, o olayı yasayanların ağzından - onlardan biriymiş gibi anlatmış olduğu sonucuna varılır.

Hz. Peygamber’in Mekke Dönemi’nde Taif dönüşü bir müşrikin emanını kabul ederek Mekke’ye girdiği bir gerçektir. Bu “teminat kabulü” olayı ile hadisimiz arasında bir çelişki var gibi gözüküyorsa da aslında iki olay çok farklıdır. Eman kabulü bir anlamda siyasi destek kabulüdür. O da iktidar yani devlet olmadan önceki doneme aittir. Hâlbuki müşrikten fiili ve askeri yardım kabul etmeme olayı, Medine İslam devletinin teşekkülü sonrasındadır.

Öte yandan ayni şekilde, Hz. Peygamber’in, Huneyn Harbi’nde henüz Müslüman olmamış olan Safvan Ibni Umeyye’den, Hayber Gazvesinde de Beni Kaynuka Yahudilerinden yardım istemiş olması, Hz. Peygamber’e tercih hakki tanınan bir konuda bu hakkini şartlara göre farklı şekilde kullanması anlamındadır. Ayrıca Beni Kaynuka Yahudilerinden yardım istenmesi ile ilgili rivayetin zayıf olduğu da unutulmamalıdır.

Hadisimizde dikkat çeken bir başka husus da su olsa gerektir. Resul-i Ekrem Efendimiz, cesaret ve kahramanlığı ile unlu olan ve hadisimizde adi verilmeyen o zatin, kahramanlığını gösterip ganimet alma arzusunu iyi bildiği için onun bu durumunu hidayetine vesile kılmak istemiş, ısrarla “Allah’a ve peygamberine inanıp inanmadığını” sormuş, “biz müşrikten yardım kabul etmeyiz’” buyurmuştur. Böylece “eğer bizimle beraber olmak istiyorsan, önce iman etmelisin!” demek istemiş, imanı vazgeçilmez şart olarak ileri sürmüştür. Bu, muhatabın durumuna göre bir iman çağrısı olmuştur. Nitekim üçüncü müracaatında adam “inandım” diyerek Müslüman olmuştur.

Peygamber Efendimiz bu tavrıyla insanların özel durumlarını dikkate alarak onların iman etmelerini sağlayacak tarzda davranmanın uygun olacağını göstermiş olmaktadır.

Farklı görüşler

İslam bilginleri müşrikten yardım kabul etme konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Özeti sudur:

İmam Malik ve İmam Ahmed’e göre kâfirden asla yardım istenmez. Safi’ye göre; Müslümanların az olması ve kâfirin Müslümanlar hakkında iyi niyet beslediğinin bilinmesi halinde kâfirden yardım istenebilir. Kâfirlerle yapılan savaşta münafık ve fasıklardan yardım istenir.

Hanefi mezhebi âlimlerine göre, Müslümanlar safında kafirlere karşı savaşan bir kafir ve müşrik ganimetten hisse alamaz. Çünkü cihad bir ibadettir. Bu sebeple kâfirler ve müşrikler cihada katılmaya ve elde edilecek ganimetten pay almaya ehil değildirler.

Herhangi bir sebep ve şekilde izin alarak Müslümanlarla beraber savaşa katılacak kâfir ve müşrike ganimetten pay verilmez ama uygun görülecek bir miktar hediye edilir.

Günümüz şartları

Günümüzde bloklaşan bir dünya gerçeği yaşanmaktadır. Devletler ve milletler, güvenlik, hâkimiyet, sömürü ve benzeri gerekçelerle ve görüntüde inanç faktörünü dikkate almayan birlikler, bloklar oluşturmaktadırlar. Kıtalar esasına dayalı güçlü askeri organizasyonlara gitmektedirler. Ülkemizin ve bazı İslam ülkelerinin bu milletlerarası oluşumlarda din faktörüne dikkat etmeksizin yer aldığı görülmektedir. İslam Konferansı üyesi olan ülkemizin, birçok karara çekince koyması, NATO’ üyesi olarak AT’a da girmek için her turlu tavize razı olduğunu ilan etmiş olması ve bunun için canla basla çalışması büyük bir kargaşa ve çelişki olarak dikkat çekmektedir. Biz kimden yanayız? Niçin? Kimlerden yardım ve destek almaktayız, kimlere karşı ve niçin?

Batı’nın cifte standardına maruz kalan ülkeler hep İslam ülkeleri ve onların da başında ülkemizdir. Bati kendi çıkarı olmayan olay ve yerde, her turlu manevrayı yapmaktan ve yan çizip kaçmaktan, bize destek vermesi gereken yerde açıkça ise karışıp ülke menfaatlerine mani olmaktan asla çekinmemektedir. Haberleşme ve iletişim vasıtalarıyla kendi haksızlığını makul ve doğru göstermeyi ve tüm ülkeleri buna inandırmayı başarabilmektedir. Bunun hemen her olayda tekrar tekrar yaşanmasına rağmen, hala müşrik ve kâfir yardımı ve desteğiyle ayakta kalınabileceği yanılgısı yönetimlerin onulmaz ve ortak hastalığıdır.

Değişen dünya şartlarında musriğin yardımına muhtaç olmadan, kendi imkânlarını değerlendirerek ve milletine ve ayni inancı paylaştığı milletlere güvenerek, haysiyet ve izzet savaşı verecektir. Bunun her turlu tedbirini ve alt yapısını, sanayiini gerçekleştirecek, milli, gerçekçi ve kişilikli politikalar üretecektir. Bunu İslam izzetine sahip çıkmak maksadıyla yapacak yönetim ve yöneticilere ümmetin büyük ihtiyacı olduğu açıktır. “Biz, müşrikten yardım kabul etmeyiz” çizgisi yakalanmaya çalışılmazsa, “kredi alan emir almaya da alışır” hükmü gereğince, nerede ve kiminle kime karşı olunacağı bilinemez. Bazen dostlarla savaşılır ve bazen can düşmanıyla bir safta birleşilir. Cepheler karışınca, kafalar, gönüller ve nihai hükümler de karmakarışık olur. Net, acık ve güçlü olanlar kalır, bloklar ve taraflar arasında hiç bir ciddi kritere sahip olmadan gelip gidenler her defasında büyük kayıpları sineye çekme zorunda kalır, fevkalade ağır faturalar ödemekten yakalarını kurtaramazlar.

Müslüman ülkelerin, günün teknolojik ortamında “biz müşrikten fiili ve askeri yardım kabul etmeyiz” diyecek düzeye gelebilmeleri için fevkalade ciddi bir gayrete soyunmaları zarureti ortadadır. Zira kimse kimseye izzet ve iktidar ikram etmez. Ancak böyle halis bir niyete dayalı soylu adimin atılabilmesi icin mevcut yönetimlerin fazla bir ümit vermediği de maalesef acı bir gerçektir. Oysa bize göre, Ortadoğu’nun ve Müslüman ülkelerin izzet savaşına soyunabilmesi, “müşrikten yardım kabul etmeyiz” çizgisini yakalayacak bir şuur ve gayrete gelmelerine bağlıdır. Bunun için yeterli ümit kaynağı ve uyulması gerekli sinir Kur’an-i Kerim’de açıklanmış bulunmaktadır: “ De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü istediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her turlu iyilik senin elindedir. Gerçekten her şeye kadirsin..... Müminler müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, artık onun Allah nezdinde hiçbir değeri yoktur. Ancak kâfirlerden gelebilecek bir tehlikeden sakınmanız başkadır. Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Dönüş yalnız Allah’adır”(2).

(HADISLERLE GERCEKLER-3, 199)

Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.