Haberin Kapısı
2022-01-03 10:18:30

Sen de mi takunyalıydın?

Gürcan Onat

03 Ocak 2022, 10:18

Bir kandil gecesiydi, annemden öğrenmiş olduğum gibi 2 rekat namaz kıldım, dua ettim. Seccadeyi toplayıp ayağa kalkarken A. T. beni gördü ve hiç unutamadığım o sözü söyledi; "sen de mi takunyalıydın?".

Yıl 1978. Hava Harp Okulu 1'nci sınıftayız.

Arkadaşlarımızla yeni yeni tanışıyoruz. Sınıf arkadaşım A. T. namazıma bu şekilde tepki gösterirken aslında bilinçaltındaki düşüncelerini açığa çıkarmıştı. Çünkü 4-5 aylık bir geçmişimiz vardı ve fakat sürekli geceli gündüzlü, yatılı okulun aynı ortamında bulunmaktan dolayı epeyce aşinalığımız olmuştu. O namaz görüntüsüne kadar, kendisi ile samimi muhabbetlerimiz olmuştu. O İzmirli, ben Sakaryalıydım. O ana kadar kendi yaşantısından farklı bir tavır, hal ve hareket de bende görmüş değildi. Hiçbir dini ve siyasi sohbete girmiş değildik. O yıllar 12 Eylül öncesinin sıkıntılı yılları olduğu için zaten bir çoğumuz üniversitelerin buhranlı ve anarşik ortamlarından kaçıp, Harp Okulunun daha güvenli görüntüsüne sığınmıştık. Özellikle 1'nci sınıf herkesin birbirini tanıma ve tartma zamanları olduğu için, siyasi ve dini mevzular pek gündemimizde yer almamıştı.

İşin ilginç yanı, ben o yıllarda yeterli dini bilgilere sahip bir kişi de değildim. Namaz kılmıyordum. Ehli dünya arkadaşlarımız ne yapıyorlarsa, uydum kalabalığa misali ben de aynı şeyleri yapıyordum. Yaşımız itibarıyla da genellikle; eğlence, gezme ve kızlar ile arkadaşlıklar gibi nefsani konular konuşuluyordu.

Geleneksel olarak bizim evimizde, annem kandil geceleri namazdan sonra yasin i şerif okurdu, bize de tavsiye ederdi. Ben de o gece yasin okuyamadım, bari dua edeyim, dedim. Namaz kılan bir arkadaşımız vardı, ondan seccadesini aldım, 2 rekat namaz kıldım, sonra da dua ettim, hepsi bu. Bu hareket benim takunyalı olmama yetti.

Ya arkadaş, daha düne kadar, aylardır seninle her türlü rezil ve sefil sohbetleri yapmışız, zaten senin gibi yaşayan bir insanım, nasıl birden takunyaya bağladın işi, doğrusu anlamak mümkün değil.

Benim yaşımda olanlar hatırlar, 12 Eylül öncesinde Erbakan, karikatürlerde hep takkeli ve takunyalı olarak resmedilirdi. Çok etkili bir beyin yıkama çalışması. Yani namaz kılanlar takunyalı olurlar. Kafalarında da yeşil takke...

Dindar insanlar için bu itibar suikastlığı ta 2. Abdülhamit devrine kadar gider. Batı sürekli bu şekilde karalama ve itibarsızlaştırma eylemleri yapmıştır. Batının yerli işbirlikçi ve uşakları bu misyonu kesintisiz bir şekilde sürdürmüşlerdir.

Doksanlı yılların başlarında, Kütahya'da Hava Er Eğitim Tugay Komutanlığında görevli iken de buna benzer bir hadise yaşadım. O zaman Turgut Özal Cumhurbaşkanıydı. Ben de Yüzbaşı rütbesindeydim.

Tugay Nöbetçi Amiri olduğum bir akşam, Destek Grup Nöbetçi Subayı olan bir Asteğmen, Nöbetçi Amirliği binasından çıkıp, birlikte Tugay içerisine doğru yürürken; "Komutanım size bir şey söylemek istiyorum" dedi. Oldukça mütereddit ve duyduklarını nasıl ifade edebileceğini tam bilemez bir haldeydi.

"Söyle" dedim.

"Sizin için takunyalı diyorlar" dedi.

Güldüm. Benden bu tepkiyi beklememiş olacak ki, şaşırdı.

İmanlı bir vatan evladı imiş ki, gıyabımızda konuşulanlar kendisini rahatsız etmiş ve bana duyurma ihtiyacı hissetmiş. Kendisini ne tanırdım, ne ismini bilirdim.

Şaşkınlığını gidermek için gülmemin sebebini kendisine, orada detaylı bir şekilde izah ettim.

Yetmişli yıllardan beri namaz kılanlar hep takunyalıydı.

Bize takunyalı diye sıfat takanlar, bizim takunya giymediğimizi bilmiyorlar mıydı?

Biliyorlardı. O halde olay nedir?

Abdest alıyorsan takunya giymen gerekiyor, demek ki.

Abdest eşittir takunya yani.

Halbuki abdest sağlıktır. Günde beş sefer elini yüzünü kollarını ayaklarını yıkamaktır. Bundan daha güzel temizlik olabilir mi? Namaz kılanları takunyalı diye aşağılamaya çalışanlar tuvaletten çıktıklarında ellerini dahi yıkamazlar (Çok şahit olmuşumdur). Leş gibi koktuklarını bilmezler. Küfrün karanlığı kalplerini tamamen kuşatmış, ne kadar sefil ve rezil olduklarının farkında dahi değiller.

İşte bu insanlar, ta Osmanlının son dönemlerinden beri hep dine, imana, dindar ve mütedeyyin insanlara savaş açtılar, sürekli alaya almakla itibarsızlaştırmaya çalıştılar. Fransa'ya bilim ve teknoloji eğitimi için gönderilen, ancak onların kültür ve terbiyesini benimseyen Jön Türkler ile başlayan bu akım ne yazık ki bir türlü sonlandırılamamış, halen de devam etmektedir.

Hatırlamıyor musunuz, eski Yeşilçam filmlerinde hocalar, imamlar nasıl kaba saba, çirkin, alavere dalavere peşinde koşan insanlar olarak işlendiler. Bu bir projeydi. Çünkü Türkiye aydınları (!) yönünü batıya dönmüş, dini terk etmiş, çağdaş ve laik bir ülke yaratma derdine düşmüştü. Ancak halk bunun farkında değildi. Halk örfüne, adetlerine, geleneklerine ve dinine sahip çıkmaya çalışıyordu. Bu nedenle halkı eğitmek (!) gerekiyordu. Halkı yoldan çıkartmak için her enstrümanı kullandılar, her yolu denediler. Yapmadıkları rezillik, söylemedikleri yalan, atmadıkları iftira kalmadı. Zulümleri arşı alaya yükseldi. Binlerce alim asıldı. Kur'an bulundurmak ve okumak yasaklandı. Ezan Türkçeye çevrildi. Bazı Camiler ahır ve depo yapıldı. Yahudi şapkasını giymek mecbur edildi. Giymeyenler idam edildi. vs, vs, vs.

Bütün bu operasyonlardan sonra da elbette yeni yetişen nesil namaz kılan bir insan görünce, ona takunyalı demekten imtina etmedi. Sadece takunyalı mı? Gerici, yobaz, örümcek kafalı, çağ dışı, vs. İşte bunlar hep bizim, yani namaz kılanların sıfatları oldu.

Harp Okulunun son sınıfında Rabbim bana hidayet nasip edince, hiç tereddütsüz ve pervasız bir şekilde beş vakit namazımı eda etmeye başladım. Yaşım 21 olmuştu, zaten buluğ çağına erdiğim günden o tarihe kadar epey vaktimi zayi etmiş olduğum için, artık sadece önüme bakmaya ve geçmiş namazlarımı nasıl kaza etmem gerektiğine odaklandım.

Hidayet öyle bir nur ki, ancak Rabbimin lütuf ettiği kimseler o engin ruh halinden nasiplenebilir.

Bırakın sizi aşağılamaya, hor görmeye çalışanların söz ve mimiklerini, dünyanın bütün insanlarının hakaret ve saldırıları toplanıp, ateşten gülle haline gelse, sizi yerin bin kat altına gömmeye kalksalar zerre tınmayıp, daha fazla nasıl ibadet edebilirim, kazalarımı nasıl tamamlarım düşüncesinden başka bir dert ve tasayı kendinizde bulamazsınız. Hiçbir beşer sizi Allah Teala'yı razı edebilme gayret ve çabasından alıkoyamaz.

Vakit girince her imkan ve şartta namazımızı eda etme derdine düşüyorduk. Yatakhane, dershane, koridorlar, bahçe, çimenler, sıra üstleri, masa tepeleri Harp Okulunda bize seccade oluyordu.

Hafta sonları Kadıköy ve Modadaki pastane ve çay bahçelerinde kız arkadaşlarıyla buluşma planları yapan Gürcan artık her fırsatta, önüne gelen mescit ve camilerde, özellikle de Karaköy'deki Yeraltı camisinde, üç sahabenin makamının yanında eksiklerini tamamlamak için saatlerce kaza namazları kılıyordu.

Huzur ve mutluluk buydu.

Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.