Haşhaşi” kelimesi ile ilgili olarak, kelimenin tarihsel bağlamında teröre ve suikastlerle olan derin ayniyeti dikkate alındığında, başlangıçta toplumun bir kesimi, Fetö örgütü ile kurulan benzerlikle ilgili olarak “bu kadar da olabilir mi” demiştir. Ancak, 15 Temmuz zalim ve alçak darbe girişiminden sonra: “ne kadar da güzel denmiş ” ya da “az bile deniş” türü cümleleri haklı olarak çoğumuz duymuşuzdur. Çünkü bu vatanın öz evlatlarına yönelik göğüslerinde taşıdıkları kini ve merhametsizliği, daha fazla taşıyamadılar ve bütün çıplaklığı ile ancak bu vesile dışarı vurabildiler.

Yerinde kullanılma isabeti açısından en az “haşhaşi” kadar önemli olan bir diğer kavram ise, Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından ifade edilen ve üzerine özellikle vurgu yapılan Fetö terör örgütü ile yapılan mücadelenin niteliğiydi; bu savaş “asimetrik” bir mücadeleydi. Çünkü temel karakteristiği ve hareket tarzı olarak önden savaşma cesaretine sahip olmayan, “arkadan hançerleme”yi kendi tiyneti haline getirmiş bir yapı karşı karşıyaydık. Darbe girişimi sonrası süreçte maddi (para, insan gücü vs. her şeyi) unsurlarını fiilen ve açıktan kullanamayan örgüt, yönetildikleri üst aklın profesyonel kadrolarından aldıkları yardımlarla, her türlü psikolojik harp yöntemlerini kesintisiz bir şekilde uygulamaya devam ediyor, edecekler. Çünkü onlar, “yüz yüze savaşma erdemine” hiçbir zaman sahip olmadılar. Haçlı ordusunu dost cephe olarak gören bu güruhun ilk cephe savaşı ise, “Allahu Ekber, La İlahe İllallah Muhammedun Resulullah (sav)” nidalarıyla karşılarında dimdik duran aziz milletimize top, mermi yağdırmak oldu.

Örneklerle asimetrik savaşın kodlarını anlamaya devam edelim.

Medyaya yansıyan itirafçı, tanık, sanık vs. ifadelerinden, Fetö elebaşısının, bylock, Bank Asya, sendika üyeliği ya da diğer örgütsel araçlara hiç bulaştırmadıkları gerçek kripto elemanları dışındaki örgüt elemanlarını, “bylock kullanılmamasını örgüte ihanete kadar vardıracak düzeyde bir yönlendirme ile” ısrarla “bylock havuzu”na sokmaya çalıştığını öğrenmekteyiz. Uzun vadeli ve alternatifli planlarla hareket eden böyle bir örgütün, Devletimizin güvenlik birimlerinin başarılı çalışmalarını ıskalamadan, bir başarısızlık durumunda dikkati bir yerde yoğunlaştırarak diğer örgütsel haberleşme ağları üzerine-en azından belli bir süre-gidilmesini engellemek için bylock ana server izlerini bilerek bırakmış olabilirler mi? Zira, her geçen gün adını ilk defa duyduğumuz yeni örgütsel iletişim ağlarının yazılıp çizildiğini görmekteyiz.

Bylock havuzuna sokulan insanların örgüt elebaşısı nezdindeki “derin değersizliği” ise onlar adına ayrı bir hazin hikâye aslında. Piramidin ortasındaki tüccar ve tepesindeki hain kitleye “kaçın gidin, devletin zulmüne müsaade ederek onları sevindirmeyin” denirken, piramidin altındaki tabakaya ise “hapse girenlerin manevi derecelerini bilseydiniz kendinizi ihbar ederdiniz” mesajları. Nerden baksanız, göğüsleri çatlatacak düzeyde bir ahmaklık.

Zihinsel egzersizimize devam edelim. Tepeden tırnağa gizle(n)me üzerine inşa edilmiş bir yapı, gerçekten de sadece karartmamı yapmıştır. Kendi ülkemizde, adı Ahmet, Mehmet vs. yerli ve milli isimleri olduğu halde, farklı dinlere mensubiyetini gizleyen kişilerin bulunduğunu, gizli örgütler-ezoterizm vs. odaklı her sohbette sık sık duyarız. Elbette bunun tersine bir durum da mutlaka mevcuttur. Amerika’da, Avrupa ülkelerinde ve gerekse ülkemizdeki gayr-ı müslim cemaatlere mensup din adamlarından ya da kritik pozisyonlardaki sivil vatandaşlardan, İslam’la müşerref olduğu halde ailelerinden gelecek tepkiler ya da işgal ettikleri toplumsal-politik konumları nedeniyle bunu açıklayamayan birçok kişi olduğunu düşünebiliriz. İplerini ellerinde tutan derin karanlık yapılar tarafından Fetö örgütüne, İslam nuruyla hidayete ermiş ancak kendini gizlemeye çalışanları deşifre etme görevi de verilmiş olabilir. Müslüman kimliğini henüz açıklayamayan bu insanlar, bu karanlık yapının “yoğun gizlenme görüntülü deşifre tuzaklarına” düşmüş de olabilirler.

Fetö elebaşı, Vatikan’ın İstanbul temsilcisi Georges Maroviç ile belki iddia edilen kardinal sıfatı ile sık sık görüşüyordu ya da Vatikan temsilcisi hidayete ermişti ve örgüt bunu deşifre etmişti. Nitekim Roma’da beklediği bir tren istasyonunda anlaşılamayan bir sebeple düştüğü raylar üzerinde gelmekte olan trenin altında kaldığı ve ölümünden önce uzun bir süre hastanede yatağa bağımlı kaldığı haberlerini izliyorduk. Buna benzer “iki ihtimalli bir mantığı” Üzeyir Garih için de yürütebilir miyiz? Düşünmeye değer. Kısacası, sadece karartma değil, yeri geldiğinde paradoksal bir şekilde “deşifre edici bir gizlenme” stratejisi ile de karşı karşıyayız. Nitekim, Güneydoğumuzda büyük özverilerle canları pahasına mücadele eden istihbarat elemanlarının listesini, müttefik oldukları bir diğer terör örgütüne veren de bunlar değil miydi?

Askeri yapı içinde alkol, zina da dahil olmak üzere gizlenme adına her türlü aracı fütursuzca ve ahlaksızca kullanan bir yapının, muvazzaf subaylar içindeki en fazla 2 ya da 3 kişinin birbirini tanıdığı ya da bildiği hücre sistemi üzerinden örgütlenen has kripto elemanlarını, Bank Asya ya da sendika üyeliği gibi açık araçlar üzerinden tespitini yapmak kolay olmayacaktır. Bu açık araçları normal şartlar altında kullanmadıklarına göre, kullananlar arasındaki örgüt üyesi olmayan masumları da ayıklamak gerekir. Örneğin aynı tespiti, sereserpe bir görüntü içinde oldukları emniyet teşkilatındaki yapıları için söyleyemeyiz. Emniyet içinde daha düz bir mantıkla, açık araçlar üzerinden örgüt üyesi tespiti yapmak mümkün gözüküyor.

Hero kelimesinin “teröristbaşı razı olsun” şeklinde bir açılıma sahip olduğu tespiti, kebapçıların meşhur tercihi ASPAVA kelimesinin “Allah sağlık para afiyet versin amin” açılımına sahip olduğu tespiti kadar değerli! Doğru sorulara yoğunlaşmalı. Sorulması gereken asıl sorular; neden hero yazılı tişörtün zincirin zayıf halkalarından birinde değil, 15 Temmuz hain darbe girişimine katıldığı en açık ve güçlü kanıtlarla ortada olan birine giydirilmiş olmasıdır. Çünkü, gerisi nasıl olsa gelir diye önce en güçlü kanıtınızı sulandırmaya çalışıyorlar. Teknik açıdan ise, cezaevindeki bir mahkûm ziyareti dahi bir sürü prosedür ve çok aşamalı kontrollerden sonra yapılabilmekte iken, hücresinden alınıp dışarıya çıkarıldığı ana kadar geçen süredeki bir sürü aşamada bu tişörtün nasıl fark edilmemiş olması tartışılması gereken bir konu.

Hangi aracı, yöntemi kullanırlarsa kullansınlar, temel stratejileri Fetö davalarını hem dışarda hem de iç kamuoyu nezdinde sulandırmak ve basitleştirmek. Yaptıkları her hamleye karşı sürekli savunma pozisyonunda olmamalı ve yüzde yüz haklı olduğumuz bir davada kitle iletişim araçlarını doğru ve yerinde kullanmalı. Sadece 15 Temmuz darbesinin yıldönümlerinde değil, belli aralıklarla ve farklı yollarla, yaşadığımız ihanetin büyüklüğü ve şiddetini toplumsal hafızada tazeleyici çok yönlü etkinlikler mutlaka yapılmalı. Bu yapılırken örgütün zihinsel arka planını derinliğine incelenmeli, kendisini “Mesih’in merkebi” olarak gören ve “vaftiz suyunu ab-ı hayat diye içmeyi” hayatına gaye edinmiş bir gizli Kardinali ve arkasındaki güruhu unutmamalı, unutturmamalı.

Allah'a emanet olun.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Yorum yazarak Haberin Kapısı Kurallarını kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz demektir. Yazılan yorumlardan Haberin kapısı hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.