1-Ömer ibn ül Hattab (r.a.) dan Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:

“Amellerin değeri niyete göredir Ve her kişi için ancak, niyet ettiği şey vardır. Öyle ise; Allah ve Resulü için memleketini terk eden kimse, Allah ve Rasulü için göç etmiştir. Dünyalık bir şey elde etmek veya bir kadınla evlenmek için yurdunu terk eden kimse ise; dünyalık bir meta veya bir kadın­la evlenmek için göç etmiş olur.” [1]

2- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:

“Şüphesiz Hz. Allah, herkesin yaptığı işin karşılığını, onun niyetindeki samimiyet kadar verir.” [2]

3- Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:

“İyi niyet, sahibini cennete sokar.” [3]

Niyetlerin en faziletlisi, yapılan amellerde Allah Teala'nın rı­zasından başka bir şey murad etmemektir.

Amellerin en faziletlisi, Allah rıza­sı için başlanılıp Allah rızası ile bitirilen ameldir. Amelin başlangı­cı ile bitişi arasında kalbi bir afet ortaya çıkarsa amelin başına (niyete) iti­bar edilir ve Allah rızası için eda edilmiş sayılır. Amelin sonu da yi­ne Allah Teala için ve O'nun katındadır. Ancak kulun, amelini iz­har etmemesi ve onunla gösterişte bulunmaması gerekir.

Kul, herhangi bir şeyi yaparken, ondan (günahtan) geri dururken veya te­reddütte (şüpheli işler) iken Allah Teala'nın rızasını daima önde tutmalıdır. Bu, Allah Teala'ya yakınlaşma için yapılması gerekendir. Niyetlerin en ulvisi ve İhlasın zirvesi de budur.

Kul,amelleri ile Allah Teeala'nın ahirette vadettiği nefsâni hazları, arzuları, cennet nimetlerinden istifadeyi ve övülerek anlatılan hurileri eş edinmeyi de murad edebilir. Bu, onun ihlasına halel getirmediği gibi niyetinin sıhhatini de bozmaz. Çünkü Allah Teala bunları övmüş, tafsilatıyla anlatarak kullarını oraya özendirmiştir.

Rivayete göre bir adam ölümünden sonra rüyada görülmüş ve şu soru sorulmuştu: Amellerini nasıl gördün? O, bu soruyu şöyle ce­vaplamıştı: Yoldan kaldırdığım bir nar tanesi kadar küçük bir taş dahi ol­sun, Allah Teala'nın rızası için yaptığım her ameli karşımda bul­dum.

Bu rivayetin başka bir naklinde ise, söz konusu kişinin şöyle de­diği rivayet edilmiştir: Bir gün halkın içinde bir sadaka vermiştim. Onların bakışları hoşuma gitmişti. Bu sadakanın ne hasenat ne de günahlarım arasında bulunmadığını gördüm.

Rivayet edildi ki: Kul, bütün amellerinden dolayı hesaba çekilir. Amelleri, onlara bulaşmış olan afetlerden dolayı boşa gider ve so­nunda cehenneme mahkûm edilir. Bunun ardından onun için hase­natla dolu bir defter açılır. Aslen kendisine ait olmayan bu hasenat sebebiyle cennete girmesine karar verilir. Kul, buna şaşarak şöyle der: Ey Rabbim, ben bu amellerin hiçbirini yapmadım, bu nasıl olur? Kendisine şöyle buyrulur: Bunlar, sana gıybet eden, canını yakan ve sana haksızlık edenlerin amelleridir. Onların hasenatı da sana verildi.

Küfe alimlerinin önde gelenlerinden biri olan Hammad b. Ebu Süleyman (ra) vefat ettiğinde, yine Küfe ulemasından Süfyan ı Sevri'ye (ra) 'Hammad'ın cenazesine katılmayacak mısın?' diye sorul­muştu. O da şöyle karşılık verdi: Eğer niyetim olsaydı, yapardım.

Yahya b. Kesir şöyle demiştir: Amel için yapılan güzel niyet, amel­den daha etkilidir.

Hasan el-Basri (ra) şöyle demiştir: Niyet, amelden daha etkili­dir. Yani kul, bir hayra niyet ettiği zaman kal­binde hakim olan duygu ihlas ise, niyetten sonra ortaya çıkabilecek vesvese türü duygular o amelin ihlasını zedelemez. Çünkü sonra­dan ortaya çıkan duygu zayıftır. Baştaki karar ve iradenin kuvve­ti, sonradan doğacak vesvese ile sarsılmaz.

Sufilerden bir zatın şöyle dediği nakledilmiştir: Ebu Ubeyd el-Tüsteri ile birlik­teydim. Arefe günü ikindi vaktiydi ve arazisini sürüyordu. Abdal dostlarından biri yanımıza uğradı. Ebu Ubeyd'e bir şeyler fısıldadı. O da “Hayır” dedi. Bunun üzerine o zat, toprağın üzerinde süzülen bir bulut gibi uzaklaştı. Gözümden kaybolduğunda Ebu Ubeyd'e o zatın ne dedi­ğini sordum. O da, 'Benden kendisiyle beraber hacca gitmemi iste­di. Ben de hacca niyet etmediğimi söyledim. Akşama kadar burayı sürmeye niyet etmiştim. Eğer onunla hacca gitmiş olsaydım, Allah için niyet edilen bir amele başka bir şeyi katmaktan dolayı Allah Teala'nın buğzuna maruz kalmaktan korktum. Çünkü benim için niyetimde durmak, yetmiş kez haccetmekten daha mühimdir dedi.

Kulun niyetinin bulunmadığı her türlü mubah veya nafile türü amel, kul için hiçbir faydayı ihtiva etmeyen bir fiilden ibarettir

Sehl’e (ra) şöyle bir soru sorulmuştu: Allah Teala'ya karşı işle­nen masiyetler içinde cehaletten daha ağırı var mıdır? O, 'Evet' dedi. Bu masiyetin ne olduğu sorulduğunda ise şöyle dedi: Cehaletin cehaleti! Yani kulun cahil olmasına rağmen cahil olduğunu bilme­mesi veya cehaletine rağmen kendini bilgili sanması neticesinde cehaletini dile getirmemesi ve buna rıza göstererek doğruyu öğren­meye çalışmamasıdır.

Böyle yapan kul, farzların farzı ve bütün farzların temeli olan ilim öğrenmeyi gözardı etmektedir.

Sehl (ra) şöyle demiştir: Kalbin cehaletten dolayı katılaşması, günahlar sebebiyle katılaşmasından daha ileridir. Çünkü cehalet, karanlıktır. Onda göz asla göremez. İlmin ise, sahibine rehberlik eden bir ışığı vardır. Kişi o yolda yürümese de ışığından istifade eder.

Allah Rasulü'nden (sav) rivayet edilen şu hadiste: "Kul, cennette yüksek de­recelere girebileceğini umduğu güzel amellerini görür. Ama kendi işlemediği kötülükler ona yüklenir ve bunlar bütün hasenatından daha ağır basar ve cehenneme girmesini gerektirir. Bunun üzerine o, 'Ey Rabbim! Bunlar benim işlediğim hasenattı ama bunlar yü­zünden helak oldum?' der. Allah Teala da kendisine şöyle buyurur: Bunlar, senin gıybet ettiğin, eziyet verdiğin ve haksızlık ettiğin kimselerin günahlarıdır. Onlar da senin üzerine atıldı ve onlar kur­tuldular".

Kul, bir amelin kendisi için geçerli olmasını sağlamak için, güzel niyetini sürekli tazelemelidir. Sonra durup amelinde herhangi bir illet ve kusurun bulunup bulunmadığını derin derin düşünüp araştırmalıdır. Yakini müşahedesi ile, olabilecek kusurları bertaraf etmelidir. Ardından da niyetlendiği ameli, sırf Allah rızası için eda etmelidir

İhlasın özü işte budur. İhlaslı kimse, ihlasında iki şeye ihtiyaç duyar. Bu ikisi arasında tercih de yapılamaz. İlki, kasd yani yönel­menin yalnız ve yalnız Allah Teala'ya olması ve O'nun ahirette vaad ettiğini talep etmesidir. İkincisi ise, amelini tehlikeye atabilecek bütün kusur ve afetleri ondan uzaklaştırması, ona bulaşabilecek afetlere karşı uyanık ve dikkatli olmasıdır. Bu şekilde amelin ihlası kemale erer ve heva bulanıklığından uzak kalır. Gizli arzudan sıyrılarak riyadan da halis olur.

Riya ve arzudan uzak olan amel sahibi, ameline herhangi bir il­letin bulaşmaması için sürekli endişe içinde olur. Bu meyanda Al­lah Rasulü'nün (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Ümme­tim için en çok korktuğum şey, riya ve gizli arzudur" [4] Gizli arzu (şehvet-i hafiyye) için, dünya sevgisi denilmiştir. Bir diğer açıkla­mada ise, ecir verilme ve övülme maksadıyla amelde bulunmak de­nilmiştir.

1: Buhari, Müslim

2: Câmiü's Sağir

3: Câmiu’s Sağir

4: İbn i Hanbel, IV/124, 126

Not: Bu yazı Ebu Talip Mekkî’nin “Kût ül Kulûb” adlı eserinden kısaltılarak okuyucularımızın istifadesine sunulmuştur.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Yorum yazarak Haberin Kapısı Kurallarını kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz demektir. Yazılan yorumlardan Haberin kapısı hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.