Şeyh Muhammed Ed-Dirşevî (ra) Hayatı ve Kişiliği

Şeyh Muhammed Nüri Ed-Dirşevî (k.s.) Hz.lerinin bulunduğu mıntıka ve çevresinde, 'Lawrence, ile mücadelesi ve birinci Dünya Savaşı nedeniyle İngiliz ve Fransızların askeri işgali, Cizre halkı ve müridanları ile verdiği mücadele...

Şeyh Muhammed Ed-Dirşevî (ra) Hayatı ve Kişiliği

Şeyh Muhammed Nüri Ed-Dirşevî (k.s.) Hz.lerinin bulunduğu mıntıka ve çevresinde, 'Lawrence, ile mücadelesi ve birinci Dünya Savaşı nedeniyle İngiliz ve Fransızların askeri işgali, Cizre halkı ve müridanları ile verdiği mücadele...

06 Aralık 2018 Perşembe 21:03
Şeyh Muhammed Ed-Dirşevî (ra) Hayatı ve Kişiliği

Hazırlayan:Şeyh Abdussemed el-Farkıni Tecüme: İbrahim Öztürk Dib notlar:Muhammed Baki Seydâ el-Cezerî 

Cizre’nin Hoser (Düzova) Köyü’nde h. 1279/m.l868 tarihinde dünyaya gelmiş olup h. 8 Zilkade 1342/m. 10 Haziran 1924’de Hoser Köyünde vefat etmiştir. Mübârek cenazesi Cizre’ye getirilerek abisi 2. postnişîn Şeyh Abdülhakîm-i Dirşevî (k.s.) Hz.leri ve 3. postnişîn Şeyh Muhyiddin-i Cezerî (k.s.) Hz.lerinin de medfun oldukları Büyük Kubbe’nin güney tarafından bir no’lu sandukada defhedilmiştir. Bu tarihten itibaren Büyük Kubbeye, Şeyh Muhammed Nûrî Kubbesi denilmiştir.

Enişte ve hocaları Şeyh Ömer-i Zengânî (k.s.) Hz.leri hayatta iken Şeyh Muhammed Nûrî ed-Dirşevî Hz.leri de büyük abisi gibi tüm İlmî ve tasavvufî hayat basamaklarını onun yanında geçirmiş ve onun rahle-yi tedrisinde bulunmuştur. Ancak Şeyh Ömer Hz.lerinin vefatları üzerine yarıda kalan medrese tahsilini, h. 5 Zilhicce Pazartesi 1310/m.l9 Haziran 1893’te abisi 2. postnişîn Şeyh Abdülhakîm-i Dirşevî Hz.lerinin yanında ikmal edip ondan ilim icâzetini almışlardır. Bu ilim icâzeti, Mücîzi yani Şeyh Abdülhakîm Hz.leri kendi el yazısı ile yazmış ve kendi mührüyle mühürlemiş ve imzasıyla da imzalamıştır. İlim yani medrese icâzetinin ORJİNAL nüshası Suriyenin Kamışlı kentinin Merca Köyü’nde imam hatiplik yapan Usame ed-Dirşevî Efendi’lerde bulunup oıjinalının kopyasını ise, 2007 nin Aralık 27 sinde kendilerini ziyaretlerimizde bizlere hediye ettiler. Elân arşivimizde bulunmaktadır.

Tarikat ve tasavvuftaki hilâfet icâzetini ise h. Rebiulahir 1324/m.l906’da Şeyh Ömer-i Zengânî Hz.lerinin büyük mahdumu 3. postnişîn ve aynı zamanda Şeyh Muhammed Nûrî Hz.lerin yeğeni olan yanî Halime Hatun adındaki ablasının mahdûmu olan Şeyh Muhyiddin-i Cezerî (k.s.) Hz.lerinden almışlardır.

Şeyh Muhyiddin Hz.lerinin h. 1333, Miladi 1914 te vefatından sonra da onun vasiyeti üzerine Şeyh Muhammed Nûrî-yi Dirşevî Hz.leri, dergâhın 4. postnişîn olarak irşat makamını üstlenmiştir.

Zamanında namı tüm çevreye yayılmış olup her yerden müritler intisap etmek ve onun zikir halkalarına katılmak için günlerce yol kat ediyorlardı. Ancak daha önce de Şeyh Muhyiddin-i Cezerî bahsinde geçtiği gibi çalkantılı bir dönem yaşadıklarından dolayı medresenin müderrislik görevini, ablasının ve aynı zamanda Şeyh Ömer-i Zengânî’nin ortanca mahdumları Şeyh Siracuddin’e tevdi etmişlerdir. Kendileri ancak tarikat ve memleketin sosyal hizmetleriyle meşgul olabiliyordu. Şeyh Siracuddin Hz.lerinin h.l339/m,1920’de vefatları üzerine bu kez medresenin müderrisliğini Şeyh Siracuddin’in küçük kardeşi, ilimdeki tek mücâzı ve bu mektubâtm da sahibi olan Şeyh Muhammed Saîd Seydâ el-Cezerî (k.s.) Hz.leri üstlenmişlerdir.

Şeyh Muhammed Nûrî ed-Dirşevî (k.s.) Hz.leri yeğeni, müderrisi ve aynı zamanda halîfesi olan Şeyh Muhammed Saîd Seydâ el-Cezerî ile kızı Rabia Hatunu evlendirerek; şeyh-mürit, dayı-yeğen ilişkilerine ilaveten kâimpeder-damat bağını da ilave etmiştir.

Şeyh Muhammed Nûrî ed-Dirşevî (k.s.) Hz.leri, abisi Şeyh Abdülhakîm-i Dirşevi Hz.lerinden medrese ilim icâzetini almış olmasına rağmen medrese müderrisliği yapmayıp, bu görevi ablasının son iki mahdumuna tevdi etmiş, kendisi sadece halkın manevi ve ahvâl-i ruhiyeleri ile meşgul olmuşlardı. Her hafta bir aşirete gidip aralarını dargınlıklarını gidermeye, câmisi olmayan köye cami inşa etmeye, kervanların yolcuların su ihtiyacı için uzun yollar arasında “sarnıç” denilen yeraltı su depoları yapmaya,, halkının manevi eğitimleri için gereken eğitim ve öğretime ehemmiyet vermeye çalışıyordu.

Onun döneminde, bir taraftan kıtlık ve yoksulluğun olması, öbür taraftan Bolşevizm’in dünyaya hızlı bir şekilde yayılmasının yanı sıra; Birinci Dünya Savaşı sebebiyle Müslüman toprakları İngilizlerin istilasına, Fransızların işgaline maruz kalmıştır. Şeyh Muhammed Nûrî ed-Dirşevî (k.s.) Hz.lerinin bulunduğu mıntıka çevresi, ya tamamen işgal edilmesi ya da kuşatılması sebebiyle bölgeyi epey daraltmıştı. İngilizler, güney doğusu bölge uzantısında Cizre’ye birkaç kilometreye yakın mesafeye kadar işgal etmişlerdi. İşgal ettikleri yerlere yapay bir Irak devleti kurmaya çalışırlarken; Fransızlar da boş durmayarak bölgenin güney batısını işgal etmek sureti ile yapay bir Suriye devleti ikame etme çabası içine girmişlerdi. Nihayet Cizre’nin güney tarafına en yakın köy olan “Ayindivere” kadar gelmişler. Ayindivere, Cizre’ye mahalle mesabesinde olup, tepeden Cizre’ye bakan hâkim bir konumdadır, işgali daha fazla ilerletme amacıyla Fransızlar buraya kadar gelerek, bir karargâh kurmuşlar İmkânsızlıklar içinde bocalayan halk, çaresizlikler içinde devletsiz, askersiz ve sahipsiz ne yapacağını bilemiyordu. Böyle bir dönem ve mıntıkada yaşayan Şeyh Muhammed Nûrî (k.s.) Hz.leri, halkın sosyal, ruhi ve manevî inançlarını geliştirmek ve en azından sahip olduğu değerleri korumasını sağlamakla iştigal ediyordu. Bazen de su sorunu benzeri diğer İnsanî sorunları yardımlaşma usulü ile gidermeye çalışıyordu.

İngiliz- casusu-Lawrens

Ortadoğu’da İslam’ın tek vatan ve tek ümmet kavramı parçalanılıp, İslam adına kazanılan toprakları, orada bulunan kavimler halindeki milletlere dağıtılarak yapılan devletçikler ortaya çıkmaya başlamıştır. Bazılarına hak ettiğinden fazla, bazılarına -kendilerince- hak ettiğinden az toprak verilerek devletler kurdurtulmuştur. Bazıları ise ecdadı, sadece i’lâ-i kelimetullah için İslam’a hizmet edip, hilâfet müessesine ve dolaysıyla da ümmetin birlikteliğine ihanet etmedikleri için yaşadıkları topraklar asıl sahiplerine verilmemiştir. Batı Güçleri, ileride bir fitne ve fesat unsuru olsun diye kötü amaçlı olarak toprakları başka kavim ve milletlere peşkeş çektirilerek, harita üzerinde cetvellerle çizer gibi aralarında suni hudutlar yaparak, bir birbirlerinden ayırıp paylaştırdılar. Batının, İslam Coğrafyası ile ilgili “böl ve yönet projesi”nin başlıca aktörlerinden biri de İngilizlerin meşhur ajanı “Lawrence” idi.

Lawrence, Müslüman bir din âlimi kisvesi adı altında Cizre’ye 50 km. yakın olan Zaho’ya kadar gelerek elinden geldiği kadar orada bulunan halkın dini inancına ve maneviyatına zarar vermeye çalışıyordu. Sahipsiz kalan halkı, akrobatik hareketlerle keramet gösteriyormuş gibi kandırmaya çalışıyordu. Lawrence’in bu kötü niyet ve faaliyetleri, 3. postnişîn Şeyh Muhyiddin-i Cezerî Hz. lerinin son zamanlarına rastlamıştır. Şeyh Muhyiddin-i Cezerî tarafından Lawrence’in kötü niyeti her ne kadar deşifre edilmişse de ortamın bozukluğu nedeniyle çabaları yeteri kadar etkili olamamıştır. Şeyh Muhyiddin-i Cezerî Hz. lerinin bahsinde geçtiği gibi Lawrence yüzünden bir halifesinin hem halifeliğini iptal etmiş hem de tarikattan tard etmişlerdi.

Bu durum, ta Şeyh Muhammed Nûrî ed-Dirşevî Hz.leri ile Şeyh Hüseyin-i Basretî Hz.lerinin, Lawrence’in gayr-ı Müslim bir kişi olduğunu, sahtekâr ve kötü amaçlı olduğunu halkı ikna etmelerine kadar devam etmiştir. Şeyh Hüseyin Hz.leri, Lawrence’e haber yollayarak, herkesin önünde dinî ilimlerde tartışmak için yanına geleceklerini söylemiştir. Böylelikle eğer denildiği gibi ilim ve liyakat sahibi bir kimse ise herkes görecek; aksi takdirde kötü amaçlı birisi olduğunu herkes anlayarak ne olduğunu öğrenecek. Bunun üzerine Lawrence’in bulunduğu mıntıkaya doğru yola çıkarlar. Bu durumu öğrenen Lawrence hemen o bölgeden hızlı bir şekilde ayrılır. Bu şekilde İngiliz ajanı Lawrence’in sırrı ifşa olunmuş, oradan ayrılarak, Bağdat’a kaçmak zorunda bırakılmıştır. Artık bir İngiliz ajanı olduğunu gizlemeyen Lawrence, tarihte kendisinden oldukça söz edilir olmuştur.

Eski-Cizre

Şeyh Muhammed Nûrî ed-Dirşevî (k.s.) Hz.leri Cizre ve çevresinde, irşat ve ıslah çalışmalarını yürütürken, işgalciler de Cizre’ye göz dikerek her gün onu nasıl işgal edebileceklerinin plânını yapıyordu. Kendilerine karşı koyacak bir gücün olmadığını düşünen işgalci Fransızlar, kendilerinden sadece 1 km. uzaklıkta olan Cizre’yi kuşatmak için tel örgü yollamışlardır. Cizre’yi işgal edip topraklarına katma cüretinde bulunduklarını öğrenen Şeyh Muhammed Nûrî-yi Dirşevî (k.s.) Hz.leri, etrafındaki sadık müritleri ve medresesinde okuyan talebeleri toplayarak, Fransızlara karşı koymaya ve ne olursa olsun onları bu topraklara sokmamaya karar veriyorlar. Ancak tek silahları, canları ve bir de bazı aşiretler efradının elinde bulunan birkaç tane “tıfekâ kurmâncî” yani ilkel kurmana tüfeği idi. Şeyh Muhammed Nûrî-yi Dirşevî (k.s.)’nin emri altında savaşabilecek herkes ya bir hançer edinerek ya da bir sopa yaparak, beklenen Cizre işgaline karşı hazır duruma girmişlerdi. Son gece Şeyh Muhammed Nûrî-yi Dirşevî (k.s.) Hz.leri, herkesi toplayarak “işgalciler daha işgale başlamadan harekete geçerek onları gafil avlayıp ve o çağın her türlü modem silahlan ile mücehhez olan Fransızlara bir baskın yapma” kararına varıyor. Önce Cizre’nin tam sınırına getirdikleri tel örgüyü sökme ile başlıyorlar ve gece boyunca sağlam bir şekilde sabitlendirilen tel örgüyü sabaha kadar çözüyorlar. Fakat sabah olunca bu siviller şehrin içine geri dönmek zorunda kalıyorlar. Zira Fransız karargâhı, birkaç tane top ve o zaman mitralyöz denilen tam otomatik silahlarla Cizre’yi hedef alarak, nişana durmuşlardı. Fransızların olası herhangi bir baskınında, bu silahlara karşı koyacak güçleri olmadığından şafak vakti herkes “şehrin kalelerine girip siper almak için geri çekilmenin daha akıllıca olacağı" düşüncesinde olduğu için bu plânı uyguladılar. Niyetleri, gece olunca söktükleri tel örgülerinden girerek tekrar işgal olabilecek ölçüde yaklaşıp, karargâhlarına saldırmaktı. Sabah olunca, işgal kuvvetleri komutanı, günlerce ördükleri tel örgünün bir gecede nasıl bu kadar çabuk söküldüğünü görünce dehşete kapılıyor. Tel örgüsünü söken taraftan bir baskın olabileceğini tahmin ettiği için hemen çevre karargâhlardan takviye destek talep edip, durumu hemen araştırmaya koyuluyor. Aynı gün kuvvetlerini birkaç misline çıkartıp tahkimat güçlendiriyorlar. Bunun üzerine Şeyh Muhammed Nûrî (k.s.) Hz.leri ve cemaati, takviye alan işgal güçlerinin korkudan zail olunca birkaç gün içinde kuvvetlerini eski duruma düşürdüğü zaman saldırmayı kendilerince daha münasip olduğu kararına varıyorlar. Nasılsa artık tel örgüleri olmayan ve Cizre’yi bu şekilde topraklarına katamayacağını gören düşman, beklemeye başlar. Fransızlar, Cizre’de olup bitenleri öğrenmek için sürekli kendi adamlarından istihbarat almaya çalışıyorlar. Aldıkları istihbarat sonucunda Cizre’yi işgal etmeye kalkıştıkları takdirde, Şeyh Muhammed Nûrî-yi Dirşevî (k.s.) Hz.leri etrafındaki halk kitlesi daha fazla büyüyerek daha önce kazandıkları kazanımlarına zarar vereceği ihtimalinden dolayı işgal fikrinden vazgeçmek zorunda kalmışlardır. Tel örgü sadece Ayindiver Köyü ile Cizre arasındaki tepeden geçirmek suretiyle Cizre’yi sınırlarının dışında bıraktılar. Bu durum üzerine, Fransızlar tarafından hiçbir şekilde işgal edilemeyen Cizre’de bir bayram sevinci esmiş, halk haz ve huzur içerisin de olan yaşamlarına tekrar devam etmeye başlamışlardır.

Böylelikle Cumhuriyet kurulduktan sonra Cizre, Türkiye’nin sınırları içinde kalmıştır. Bundan dolayı Mustafa Kemal, Cizre’yi Fransızlara karşı müdafaa ettiği için Şeyh Muhammed Nûrî-yi Dirşevî (k.s.) Hz.lerine sunulmak üzere, askeri bir paşa olan Akif Paşa vasıtasıyla, çok kıymetli bir cübbe, bir beraat ile takdir ve hürmetlerini içeren bir mektup yollamıştır. Anlattığımız bu bilgilerin özü, Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından yayınlanan, “Cumhuriyeti Kuranlar” kitabında mevcut olup, Cumhur kuranlar arasında Şeyh Muhammed Nûrî Hz.lerinin ismi de zikredilmektedir.

Şeyh Muhammed Nûrî (k.s.) Hz.lerini, son irşâd seferindeyken, şu an İdil’e bağlı Ayser (Pınarbaşı) Köyünde apandisit -yörede “kolıncâ tırki” denilen sancısı tutmuş son irşat seferine başından sonuna kadar iştirak eden (sofilik mertebesine erişen müridânın), bu sefer ile ilgili olarak (çoğu kez şahit olduğumuz rivayetlerinde) şöyle demişlerdir: Şeyh Muhammed Nûrî (k.s.) Hz.leri, irşat için toplanan sofi ve müridanın Ayser Köyü’nde evlerine dönmeleri için izin verdikten sonra, kendisiyle beraber kalan en yakın akraba ve çevresindeki sadık müridânını da alarak Cizre’nin Hoser Köyü’ne (hasta haliyle) dönmeye karar vermiştir. Mema Aşiretinin Saklan Çayı’ndan itibaren yol, sağa sapılarak Cizre’ye ve sola sapılarak Hoser Köyü’ne gitmek suretiyle il ayrılmaktadır. Tam bu yol ayrımında, yeğeni ve halîfesi olan Şeyh-Muhammed Said Seydâ’yı, Cizre’ye medresenin başına gitmesini emretti. Kendisi ve beriberindeki Hoser Köyü yoluna girmeden önce tüm cemaatin önünde şu sözleri sarf ettiler: "Bundan böyle elinize demirden bir baston ayağınıza kurşundan bir çarık giyerek, dünyayı dolaşıp beni ararsanız, demir asadan sadece tutacak yer, kurşun çarıktan sadece topuk kalsa bir daha beni bulamazsınız!” daha sonra parmağıyla Şeyh Muhammed Saîd Seydâ’yı işaret ederek: “Bundan sonra da şeyhiniz ve irşâd makamındaki postnişîn bu şahıstır, benden sonra ondan ders alınız!” [1] Bu mübarek tayin kararını bildirdikten sonra herkes yolculuk edeceği istikâmete doğru yol aldı.

[1]Ben Şeyh Seydâ-i Cezerî’nin ortanca mahdûmu Muhammed Baki Seydâ çoğu kez, Şeyh Muhammed Nûrî (k.s.) Hz.lerinin bu son irşat seferlerine bidayetinden nihayetine kadar bizâtihî iştirak ederek müşahede eden Hoser köyünden Sofi Hacı Abdulkadir-i Hüseyin ve aynı köyden olup son zamanlarda köyün muhtarı olan Amerki’nin şöyle anlattığına şahit oldum : ‘Saklan çayı yol ayrımında Şeyh Muhammed Nûrî ed-Dirşevî Hz.leri, “benden sonraki postnişîn ve şeyhiniz budur” diyerek, sıcaktan başını hayderisi (lıbade/yeleği) ile örten ablası ve Şeyh Ömer-i Zengânî’nin en küçük oğlu Şeyh Muhammed Saîd Seydâ’yı etrafındaki müridâna gösterdiğinde biz oradaydık ve hadîse gözümüzün önünde cereyân etmiştir.’ Bu rivâyeti bizlere aktaranlar 1980’lere kadar hayattaydılar.

Büyükbir acı çeken Şeyh Muhammed Nûrî(k.s.) Hz.leri, seçkin bazı müridânı ile sabah vakti Hoser Köyü’ne vardığında şöyle dua etmişlerdir: “Ya Rabbi! Sabah namazımı eda edecek kadar bana ömür ver!” Nihayet duası kabul edilmiş ve sabah namazını kıldıktan sonra acısı arttığı bir sırada cemaate, “Benden sonra şeyhiniz Şeyh Seydâ’dır!” diye seslenmiştir. Hoser Köyünde bu son sözlerini sarf eden Şeyh Muhammed Nûrî ed- Dirşevî (k.s.) Hz.lerinin huzurunda olup olayı ayrıntılarına kadar hatırlayarak 1980’lere kadar yaşayan adı geçen iki müride ilaveten aynı köyden “Ni’met-i Hoserî” diye bilinen ve diğer bazı yaşlı şahıslardan hadiseyi detaylarıyla birkaç kez dinlemişizdir.

Sabah namazlarını kılan Şeyh Muhammed Nûrî-yi Dirşevî (k.s.) Hz.leri daha sonra ruhunu Allah’a teslim ederek 8 Zilkade 1324 h./ 10 Haziran 1924 m. Salı günü dar-ı bekaya irtihal ediyor.

Mübârek cenazesi sofi ve berâberlerinde bulunan bazı akrabaların omuzlarında ve Cizrede bulunan Şeyh Muhammed Saîd Seydâ el-Cezerî ve öteki aile efradı ile Şeyh Muhammed Nûrî Hz.lerinin vefatlarını öğrenmiş, cenaze ve cenazeyi taşıyan kalabalığı karşılamak özere cenazenin getirildiği Hoser köyüne doğru yola çıkarlar ve Cizre’den giden Şeyh Muhammed Saîd Seydâ el-Cezerî ile öteki aile efradı ve beraberlerindeki kalabalık, Şeyh Muhammed Nûrî-yi Dirşevî Hz.lerinin cenazelerini taşıyan kalabalıkla MILA QOBE denilen iki yamaç arası olan bir düzlükte karşılaşıyorlar. Orada halkın omuzları üzerinde olan mübârek cenaze indiriliyor. Şeyh Muhammed Saîd Seydâ ve öteki âile efradı mübârek cenazeyi orada son kez ziyaret ederek tekrar berâberce Şeyh Muhammed Nûrî Hz.lerinin mübârek cenazeleri ile baraber Cizre’ye doğru yola koyuluyorlar. Şeyh Muhammed Nûrî Hz.lerin cenazeleri için orada mola verildiği için de artık o iki yamaç arası düzlüğe de “MILA QOBE/KUBBE YAMACI” diye isim veriliyor.

Mübârek cenazeleri, Cizre’ye ulaştırıldığında Hicri 1324/8/Zilkade Miladi 192' Haziran, Salı gününde vefat ettiği aynı gün, Büyük Kubbe girişinin Güney tarafından 1 numaralı sandukada defin edilmişlerdir.

Şeyh Muhammed Nûrî (k.s.) Hz.leri, geride üç erkek ve üç kerime olmak üzer çocuk bırakmış ve Ahmed (Yiğit) Ağa’nın kızı Şerife Hatun’dan olan kerimesi Rabia Hatun, babasının sağlığında Şeyh Muhammed Saîd Seydâ el-Cezerî ile evlenmiştir

Allah (celle celaluhu) hepsinden razı olsun.

Allah Teâlâ celle şe’nuhu Şeyh Muhammed Nûrî ed-Dirşevî Hz.lerine çok lütuf ederek kerâmetler bahş etmiş bir evliyâullah idi ve burada torunlarından biri zikrettiği bir kerametini zikretmek istiyorum.

Şeyh Muhammed Nûrî ed-Dirşevî (k.s.) Hz.lerinin Şeyh Abdullah adındaki büyük mahdumunun torunlarından Burhaneddin Munis Efendi anlattı ve dediler ki: Dedem Abdullah-ı Dirşevî efendilerin hanımlarından yade Kerimadiye bilinen (rahmeti aleyhâ) nenem sayılan hatundan işittim ki: “Bir gün Şeyh Muhammed Nûrî Hz.leri sâdık bir müridi ve müezzini varmış. Bu mürit, şeyhi olan Şeyh Muhammed Nuri Hz.lerine çok bağlı ve çok severmiş. Fakat bir gece rüyasında görür ki başka bir mürşid olan bir zât, üzerinde kuş gibi uçuyormuş ve bu müridin üzerinden öyle yakınından uçup geçiyor ki bu uçan mürşidin kanadının bir tüyü bu rüyayı gören müridin boynuna değiyor ve o tüyün değdiği yer yaralanıp kanadığını hissediyor ve bu değmekle de mürid uykusundan uyanıyor ve bu rüyayı gören mürit bakıyor ki rüyada kanadığını gördüğü boynu gerçekten de bıçakla çizilmiş gibi olmuş ve kanadığını görüyor. Rüyayı gören mürit bu rüyadan sonra rüyasında gördüğü yabancı mürşide beğeni ve sevgisi oluşuyor. Bundan dolayı Şeyh Muhammed Nûrî Hz.lerine artık eskisi gibi gitmeyip gittiğinde de arka saflarda namazını kılıp hemen bulunduğu meclisi terk etmeğe çalışıyordu. Bu arada da boynunda oluşan yarasını da bir şeylerle kapatıyor ve gizlemeye de çalışıyordu. Bir keresinde son saflarda namaza durduğunu gören Şeyh Muhammed Nûrî Hz.le müridine yaklaşarak, nazar eder, rüyayı gören müridin boynundaki bezleri kaldırır. Tükürüğü ile ıslattığı mübarek parmağını o yaranın üstünden geçirerek “BİSMİLLAH” diyerek boynunda oluşan o yara birden kendiliğinden sanki hiç olmamış gibi yok oluyor. Bunu gören mürid, ne başından geçen, rüyasını ne de sonra oluşan yara olayını kimseye zikretmediği halde, yüce Allah (c.c)’ın lütfu keremiyle Şeyh Muhammed Hz.lerinin bu kerametinden sonra mürid artık nedamet gösterip Şeyh Muhammed Nuri Hz.lerinin ellerine sarılarak özür diliyor.

Güzel tevafuk 1

Cizre’de, Osmanlı’nın son zamanlarında askerliğini bitirdikten sonra Cizre’de kalarak Şeyh Muhammed Nûrî Hz.lerinin yanında intisap edip Diyarbakır’ın Bismil ilçesinin Tepa Barıva denilen köyünden Yahya adında bir müridi vardı. Şeyh Muhammed Nûrî Hz.leri bu müridini çok sever ve çok kıymet verirdi ve o vakitte bu mıntıkada tüm askerlere Rumi denildiği için bu Yahya’ya da Yahya-yi Rûmî denilirmiş Yahya-yi Rûmî hakkında herkes salah ve takva sahibi biri olarak düşündüklerinden ona kerametler izafe edilirmiş.

Burada Şeyh Muhammed Nûrî ed-Dirşevî Hz.leri ile ayni memlekette yaşayan bir müteşeyyih yani yapmacık sahte şeyh arasında geçen bir hadiseyi burada zikretmekte yarar vardır. Cizre’de zahirî ve bâtıni ilimlerden mahrum bir müteşeyyih yani yalancı şeyh vardı ki bu müteşeyyih kişi çevreye de nam salmıştı. Alenî zikir ederek zikrinde de, kendisinden daha büyük bir velinin olmadığını da sık sık dile getirerek bazı cahil kimseleri etrafına toplamayı başarmıştı. Cehaletinden dolayı da sık sık bu büyük hizmet dergâhı temsil eden Şeyh Muhammed Nûrî Hz.leri ve medresedeki talebeleri rahatsız ediyordu.

Cizre-ulucami

Bir gün adı geçen bu müteşeyyih kimse, etrafına topladığı güya müridânıyla beraber gelip Şeyh Muhammed Nûrî Hz.lerinin mescid ve medresesine adeta baskın düzenleyerek çamurlu ve pis ayakkabılarıyla tüm sergileri çiğneyerek hakarette bulunmak istemiş ve yapabildiği kadar da yapmıştır. Bu arada bunu gören adı geçen Yahya-yi Rûmî bu müteşeyyih ve adamlarının dergâhlarına yaptıkları hakaretlerine dayanamayarak müteşeyyih adama gider der ki benim şeyhim Şeyh Muhammed Nûrî Hz.leri sana göre biri değildir. Onun yerine gel senle ben kozlarımızı paylaşalım. Cuma günü geldiğinde âdet üzere tüm Cizre halkı tek camide cumalarını kıldıkları için Cuma namazına daha bir saat var iken adı geçen Yahyay-i Rûmî Efendi, Ulucami’de tüm halkın önünde bu müteşeyyih zâtı kerametlerle bir birlerini alenen ve herkesin gözü önünde kozlarını paylaşmaya davet ediyor ve diyor ki: Ey falan müteşeyyih! Sen benim Şeyhime göre bir adam değilsin, ben ise onun dergâhının bayağı bir hizmetçisiyim, gel de ikimiz burada birbirimizi imtihan edelim. Şöyle bir teklifte bulunuyor ve diyor ki: Ey müteşeyyih! İstersen ben bu Ulucami’nin minaresini Allah’ın izniyle bükeyim ve sen de büktüğüm minareyi düzeltirsin yahut da sen bu minareyi bük, Allah’ın izniyle ben senin büktüğün minareyi düzelteyim. Yok eğer sen bu teklifimi kabul etmezsen Cizre’nin bu Ulucami’sine Cuma namazlarını eda etmeye gelen tüm mü’minler bilsinler ki sen bir hiçsin ve bir evliyaullah değilsin, belki bir şarlatansın! Neticede Yahya-yi Rûmî Efendi’nin bu mteşeyyihe meydan okumasına cevap veremeyen o müteşeyyih kaçar ve artık halkın gözünde de gerçek yüzü meydana çıkar ve bir daha da müteşeyyihlikde bulunamaz.

Adı geçen Yahya-yi Rûmî vefat ettiğinde vasiyetleri üzerine büyük Qubbe (kubbe) girişinde, Şeyhinin aile mezârhğnda, tam da bahçe kapısının ortasında defin edilmesini vasiyet eder ki şeyhi Şeyh Muhammed Nûrî Hz.leri aile mezarlığına gittiğinde onun mezarına basarak bahçeye girsin diye ve bu son isteği olan vasiyeti de yerine getirilir. Aile mezarlığında (neseb olarak) aileden olmayan ikinci kişinin mezar adı geçen Yahya-yi Rûmî’ye attir. Zira ondan önce de aileden olmayan o arsanın sahibinin de mezarı mezarlıkta bulunuyordu.

Yahya-yi Rûmî geride Hediye ve Zeynep Adında iki kız evlat bırakır: Hediye Hanım kendi memleketlerinde bir şahısla evlenerek hayatını Diyarbakır’ın Bismil İlçesinin Salat Köyü’nde geçirir. Hediye Hatun geride Molla Hikmetuddin adında bir evlat bırakır. Bu Molla Hikmetuddin de 1962 de Cizre’ye gelerek 6. postnişîn Şeyh Muhammed Said Seyda Hz.lerinin medresesinde bir süre okuyarak tahsil görür. Şeyh Seydâ Hazaretleri Hikmetuddin adındaki bu talebeye dedesi Yahya-yi Rûmî’den dolayı çok itina gösterir idi.

Allah Teâlâ rahmet etsin.

------------------------------------------------

Hazırlayan:Şeyh Abdussemed el-Farkıni

Tecüme: İbrahim Öztürk

Dib notlar:Muhammed Baki Seydâ el-Cezerî kaynağından

Haberin Kapısı yayın yönetmeni Ramazan Peri tarafından derlenmiştir

Son Güncelleme: 10.12.2018 22:20
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Yorum yazarak Haberin Kapısı Kurallarını kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz demektir. Yazılan yorumlardan Haberin kapısı hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.