Haberin Kapısı

İbadet Kavramı

İSLAM VE KÜLTÜR

Allah Tealâ, insana melekler gibi ibadeti emretmeyi dileseydi, ona meleklerin aralıksız teşbih gücünü verir ve onu baştan değişik bir ya­pıda yaratırdı. Fakat Allah Tealâ, rahmetinden dolayı bir nefse kaldıra­cağından fazlasını yüklemez. Yarattıklarında her birine, onun kaldıra­bileceği ve gücünün sınırları içinde ibadeti emreder.

Müslümanların geriden gelen kuşaklarındaki “Lâ ilâhe illallah”tan sonra, en tehlikeli sapma, ibadet kavramım algılayışlarındaki sapmadır,

İnsan ilk müslümanların ibadetten anladıkları geniş ve derin, kap­samlı kavramla modem kuşakların anladığı dar ve sıradan kavramı karşılaştırınca, bu ümmetin o yüksek mevkiinden bugün yaşadığı dar­boğaza nasıl düştüğüne, insanlığın liderliği ve önderliği makamından, ulusların her taraftan, kurtların avına üşüştüğü gibi üzerine üşüştüğü duruma nasıl geldiğine şaşmamaktadır. Aynı zamanda da İslâmî uyanı­şın, içinde bulunduğu çıkmazdan kurtulup, Yaradan’m ondan beklediği konuma “insanlar için çıkarılmış hayırlı ümmet’e dönebileceği, tutma­sı gereken yolu da öğrenmektedir.

İlk nesillerin hissinde ibadetin doğra olan anlamı, Allah Tealâ’nın;

"Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarat­tım.... ” (Zariyât. 56)

sözünden anlaşıldığı gibi, O’na ibadet insanın varlık amacının tamamıdır. Bu ayet-i kerime onların hissinde büyük ve köklü, insanın hayatım kapsayan bir manayı temsil ediyordu. Kur’ân-ı Kerim, onların diliyle inmişti. O dilin inceliklerini anlıyor ve belâgatmdaki suları idrak edi­yorlardı. Ayetin manasından insanın varlığının tamamen ibadete hasre- dildiğini, başka bir şeye asla hamdedilemez olduğunu çıkarıyorlardı. Ayetin üslûbu, Arap dilinde ancak bu manada kullanılır: İnsanlığın varlığında O’na ibadetin dışında bir olguyu kaldırıyor ve varlığın ama­cını O’na ibadete bağlıyor.29

Bunun yanında O’nun azametini de doğra bir şekilde kavrıyorlardı. Buna bağlı olarak da kulun -kulluk makamında- Yaradan’a karşı -ulûhi- yet makamında- kulluk ve ibadet ihlâsını aynı oranda idrak ediyorlardı.

Böylece onların hissinde ibadet kavramı, İslâm’dan uzak bir İslâm anlayışına sahip olan son nesillerin yaptığı gibi, sadece kulluk belirti­lerinde sınırlı kalmamıştı.

Zahirî ibadetlerin, insandan O’nun tarafından istenen “ibadet”in bütününe karşılık gelmesi elbette mümkün değildir. Ayetin belirttiği gibi, insanın varlık amacı, O’na ibadete hasredildiğine göre insan sa­dece zahirle istenen ibadeti nasıl yerine getirecektir?

Zahirî ibadetler, gündüz ve gecenin ne kadarını kapsar? İnsanın ömründen ne kadarını kapsar?

Ömrün geri kalanı? Gücün sürekliliği? Vaktin artanı? Nereye gitti ve nerede harcandı? İbadete mi harcandı yoksa başka bir yere mi? Eğer

Bazı insanlar yararsız yere zihnî bir tartışmayı körüklüyorlar. “İnsan ibadet için değil ibtilâ (imtihan) için yaratılmıştır!” diyorlar ve O’nun şu ayetlerine dayanı­yorlar:

“Biz insanı katışık bir nutfeden yaratmışızdır; onu deneriz." (İnsan, 2)

"O hanginizin daha güzel iş yapacağını denemek için öliimü ve hayatı yarattı ” (Mülk, 2) 

“Biz yeıyiizündeki şeyleri kendisine süs olsun diye yarattık ki onların hangisinin daha güzel iş yaptığını deneyelim." (Kehf, 7)

Kur’ân-ı Kerim, bir bölümü diğerini yalanlamaz, bütün ayetler birbirini tefsir edip açıklar. Bu ayetlerde de çelişki yoktur, insanın dünya hayatında karşılaştığı ıbtîla (sınav), yeryüzündekilerin ona ziynet yapılıp, insanın bu ziynetlere karşı tutumu sınanır: Allah Tealâ’ya ibadet edecek mi yani, onlardan yararlanmada O’nun helâl ettiği sınırda duracak mı, yoksa, şeytana kulluk edip, O’nun sınırını aşacak mı? Yine O’na ibadet (kulluk) istenendir, insanın varlığındaki amaçdır.

ibadetin dışındaysa, ayetin vurguladığı insanın varlık amacı, O na iba­det nasil yerine gelecektir? İnsan kendiliğinden varlığı veya varlığından bir bölümü için O’nun izni olmayan amaçlar nasıl koyabilir?

İnsan ne kadar uğraşsa da, Yaradan’a karşı üzerindeki ibadet göre­vini namaz, oruz, zekât ve hac gibi kulluğun belirtisi olan şeylerle ye­rine getiremez. İnsan melek değildir, olamaz da.

Halbuki, bildiğimize göre, melekler aralıksız gece gündüz teşbih eden nuranî, şeffaf varlıklardır:

“O’nun yanında bulunanlar, O’na kulluk etmekten büyüklenmezler ve yorulmazlar. "(Enbiya, 19)

Allah Tealâ’ya hiçbir emrinde asi olmayan da yalnız onlardır:

"Onun başında gayet katı, şiddetli, Allah ’ın kendilerine buyurdu­ğuna karşı gelmeyen ve emredildikten şeyi yapan melekler vardır." (Tahrim, 6)

Ama insan; bir avuç yeryüzü toprağından ve Yaradanın bir üfleyişle ruhundan yaratılmış varlık! Şeffaf ruhu yanında, çekişip sür­tüşen, yiyip içen, yorulup uyuyan bir ceset ve hissi, manevî hayat ge­reklerinde düşünen, hatırasıyla çeşitli dallarda dolaşan akıldan oluşur insan. O, gece gündüz ara vermeden, teşbihi bırakmadan ibadet eden melekler gibi Allah Tealâ’ya ibadet edemez.

Allah Tealâ, insana melekler gibi ibadeti emretmeyi dileseydi, ona meleklerin aralıksız teşbih gücünü verir ve onu baştan değişik bir ya­pıda yaratırdı. Fakat Allah Tealâ, rahmetinden dolayı bir nefse kaldıra­cağından fazlasını yüklemez. Yarattıklarında her birine, onun kaldıra­bileceği ve gücünün sınırları içinde ibadeti emreder.

Bütün evren, içindeki varlıkla Rabbinin emriyle Rabbine ibadet et­mektedir.[1] Her biri YaradanTn onun için hazırladığı yol üzeredir:

"O ’nu övgü ile teşbih etmeyen hiçbir şey yoktur ama siz onların teşbihlerini anlamazsınız. ” (İsrâ, 44)

“Görmedin mi, Allah(ı); göklerde, yerde bulunan kimseler, güneş, ay, yıldızlat, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan birçoğu hep Ona secde ediyorlar... ” (Hacc, 18)

‘‘Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi, ona ve arza; ‘İsteye­rek veya istemeyerek (varlığa) gelin, 'dedi. İsteyerek geldik, 'dedi­ler. ” (Fussilet, 11)

Fakat Allah Tealâ, insanı bütün varlıkların içinde ayrı bir yapıda yaratmayı diledi:

‘İşte görünmeyeni de, görüneni de bilen, üstün ve merhametli olan O'dur."

O duı ki, her şeyin yaratılışını güzel yaptı ve insanı yaratmağa çamurdan başladı. ”

‘‘Sonra onun neslini bir özden, hakir bir su(yun özü)nden yaptı. ”

"Som a onu düzeltti, ona kendi ruhundan üfledi. Ve sizin için kulak lar, gözler ve gönüller yarattı. Ne kadar az şükrediyorsunuz!" (Sec­de, 6-9)

Ona lütuflannı hazırladı ve yaratılış amacına uygun olan ilmi öğ­retti:

"Bir zamanlar Rabbin, meleklere; ‘Ben yeryüzünde bir halife yara­tacağım. 'demişti." (Bakara, 30)

‘‘Âdem 'e isimlerin tümünü öğretti. ” (Bakara, 31)

‘‘Ona bu işte yardımcı olacak araçları da hizmetine verdi: ‘Gökler­de ve yerde ne varsa hepsini kendinden (bir lütuf olarak) size bo­yun eğdirdi." (Casiye, 13)

Ve bunları ona göklerin ve yerin taşımakta acze düştükleri emaneti yüklenmesi için verdi:

“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk; onu yüklenmekten kaçındılar, on (un sorumluluğumdan korktular; onu insan yüklen­di. ” (Ahzab, 72)

O bütün bunlardan dolayı hep zorluklar ve sürtüşmeler içindedir:

“Biz insanı zorluklar arasında yarattık. ” (Beled, 4)

“Ey insan, muhakkak sen, Rabbine doğru (varan bir yol üzerinde) çabalayıp durmaktasın, nihayet O ’na varacaksın. ” (İnşıkak, 6)

Allah Tealâ ona, yapışma, misyonuna ve çeşitli açılardan gücüne, içinde bulunduğu sıkıntıya ve hep onunla beraber olan zorluklara uy­gun bir ibadet emretmiştir. Emredilen ibadet varlıklar arasında onu özelleştiren imkânlarına, geniş faaliyet alanlarına ve taşıdığı emanete de uygundur. Onu hiçbir şeyde çaresiz bırakmayan, gücünden fazlasını yüklemeyen bir ibadettir o. Aym anda da teklif ânından ölümüne kadar bütün varlığım ve ömrünü içine alan bir ibadettir. Şuurlu anlarmdan hiçbir ânı ve hareketlerinden hiçbir vakti boş bırakmaz:

“De ki: ‘Benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm hep âlemle­rin Rabbi olan Allah içindir. O’nun ortağı yoktur. ” (En’am, 162-163)

İnsanın mükellef olduğu ibadet budur işte: Namazı, nüsük’ü (ibadet sembollerini) ve onunla beraber hayatı kapsar. İlk nesil de ibadetin manasını böyle anladı. Onu sadece belirli ibadetlere hasretmedi; sade­ce onları eda ettikleri anları ibadet ânı, hayatlarının da geri kalanı “iba­det dışı” olmadı!

Onların hissinde hayatın tümü ibadetti. Bazı sembollerse, diğer is­tenen ibadetlerin edasında insana ruhî güç veren anlardı; yolcunun yol­da kullanmak için azık aldığı gibi, onlar da ibadetleri azık olarak yan­larında bulunduruyorlardı. Rableri onları nitelediği şekliyle:

“Allah ’ı ayakta, otururken ve yanları üzereyken zikrediyorlardı. “ (Ai-i İmrân, 191)

Yani, bütün durumlarda.

Çok defa tekrar ettik: Onların zikri ne somut dille, ne de somut kalple idi.

İnsanın gerçekten uzaklaştığı, Rabbiyle baş başa olmak için dünya­dan kopması, bununla da yeryüzü gerçeğindeki çalışmadan ayrılması olan, ibadet amaçlı yalnızlık (halvet) ve o yolla olan zikir de örnek ne­silden nakledilmemiştir.

Buharı ve Müslim’in rivayetinde, müslümanlardan bir grup bunu yapmak isteyince Resûlullah (s.a.) onlara izin vermemiştir.

“Üç kişi Resûlullah'm (s.a.) evlerinden birine gidip, O’nun (s.a.) ibadetini sordular. Öğrenince de sanki az gördüler onu. Dediler ki: Biz nere, Resûlullah (s.a.) nere? Onun geçmiş ve gelecek günahı ba­ğışlanmıştır! Biri; Ben hep oruç tutup hiç iftar etmeyeceğim, diğeri; Ben de hiç uyumayıp, gece kıyamda olacağım, üçüncüsü de; Ben de kadınlarla evlenmeyeceğim, dedi. Resûlullah (s.a.) duyunca (bu söz­leri), buyurdu ki: Siz mi böyle dediniz? Ama ben vallahi, Allah 'tan en çok korku duyanınız ve O’na en çok ibadet edeninizim. Fakat oruç tutuyor ve iftar ediyorum, kıyam ediyorum, uyuyorum ve ka­dınlarla evleniyorum; sünnetimden yüz çeviren benden değildir. ”

Onlar ibadet ederken, muhtelif şekilleriyle hayatı da yaşıyorlardı. En büyük ibadetleri de hayatın muhtelif dallarında çalışmaktı.

Yüce Allah’ı zikrediyor ve nefislerine soruyorlardı: Bulundukları yer, O’nu razı edecek bir yer midir yoksa gazap ettirecek bir yer mi­dir? Eğer razı olacağı bir yerdeyseler O’na hamd ederler, tersi ise O’ndan affını dileyip, tövbe ederlerdi:

“Ve onlar kötülük yaptıkları ya da nefislerine zulmettikleri za­man, Allah ’ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını di­lerler. Günahları da Allah’tan başka kim bağışlayabilir? Ve onlar, bile bile yaptıklarında ısrar etmezler. ” “İşte onların ödülü Rable- ri tarafından bağışlanma ve altından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlerdir. Çalışanların mükâfatı ne güzeldir” (Al-i İmrân, 135-136)

Allah Tealâ’yı hatırlayıp, nefislerine soruyorlardı. Şu anda O, biz- den ne istiyor? Yani, şu anda üzerimize farz olan teklif hangisidir? Eğer teklif; “Dünya hayatını ahiret hayatı karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar.” (Nisa, 74) ise, Yaradan’ı hatırlamak (zikir) onları O’nun yolunda cihada götürüyordu.

Eğer teklif; “Onlarla (kadınlarla) iyi geçinin(Nisa, 19) ise, Yara­dan’ı zikir (hatırlama) onları, O’nun kadınlara karşı emrettiği bu göre­vi yerine getirmeye zorluyordu.

Eğer teklif; “Kendinizi ve ailenizi bir ateşten koruyun ki onun yakı­tı insanlar ve taşlardır.” (Tahrîm, 6) ise, Yaradan’ı zikir onları, çoluk ço­cuğun, onların tavırlarını İlâhî ölçülerle zaptedecek, düşünce ve fikir­lerini, amellerini Yaradan’ı razı edecek İlâhî programa göre eğitmeye itiyordu.

Eğer teklif; “Haydi yerin sırtlarında dolaşın, Allah ’ın verdiği mıh­tan yiyin; sonunda dönüş O'nadır” (Mülk, 15) ise, Yaradan’ı zikrin ge­reği, yeryüzünün sırtlarında dolaşmak ve O’nun belirlediği helâl ölçü­lerinde rızık talep etmekti, çünkü dönüş O’nadır.

Eğer teklif; “İlim talebi farzdır.” (İbni Mace) ise, Yaratan’ı zikrin ge­reği, İlâhî yönteme göre yeryüzünün imarı için ilim tahsiline koşmaktı. Bu ilün, insana helâl ve haramı, mubah, güzel amelleri ve mekruhu öğreten dinî ilim de olabilir. Allah Tealâ’nın göklerde ve yerdekini in­sanın hizmetine sunduğu İlâhî üstünlüğün yerine gelmesi için, evren­deki güç kaynaklarını keşfetme ilmi de olabilir:

"Göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendinden (bir lütuf olarak) size boyun eğdirdi. ” (Casıye, 13)

Bu boyun eğdirme ancak insanın, maddenin özellikleri ve evrende­ki saklı enerjinin bilinmesi yolunda uğraşması, hammaddeleri insanla­rın gereksinimlerini gidermede -ve O’nun helâl kıldığı ziynet ve süsü elde etmede- kullanmak için bedenî çabayla tamamlanır!

Önceki bölümde, onları Rablerinin nitelediği ayetlerdeki açık işa­retler geçmişti:

“Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün gidip geli­şinde elbette aklıselim sahipleri için ibret verici deliller vardır. ”

"Onlar ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. ‘Rabbimiz, bunu boş yere yaratmadın, sen yücesin, bizi ateş azabından koni. ’ derler.

"Rabbimiz sen birini ateşe soktun mu, onu perişan etmişsindir, za­limlerin yardımcıları yoktur."

"Rabbimiz! Biz Rabbinize inanın.' diye imana çağıran bir davetçi işittik, hemen inandık. Rabbimiz! Bizim günahlarımızı bağışla, kö­tülüklerimizi ört, iyilerle beraber canımızı al!"

"Rabbimiz! Bize elçilerine vaat ettiğini ver, kıyamet günü bizi yü­züstü bırakıp rezil etme. Zira verdiğin sözden caymazsım ”

"Rableri onlara karşılık verdi: ‘Ben, sizden erkek kadın hiçbir çalı­şanın işini boşa vermeyeceğim. Hep birbirinizdensiniz. Hicret edenler, yurtlarından çıkarılanlar, yolumda işkence edilenler, vuru­şanlar ve öldünilenler... Elbette onların kötülüklerini örteceğim ve onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım. (Yaptıkla­rına) Allah katında bir karşılık olarak (bu nimetleri vereceğim). Karşılıkların en güzeli Allah katindadır. ” (Al-i îmrân, 190-195)

Ayetlerin işaret ettiği -daha önce de değindiğimiz gibi- Yaradanın tefekkür, inceden inceye düşünme, dua ve yakarışlara, bütün bunların hayat gerçeğinde amele dönüşmesinden sonra cevap verdiğidir.

Yüce Allah’ın kitabına serpiştirilen bu ibareler ve Resülü (s.a.) izleyen ilk nesil ve onlan takip eden sonraki neslin müminleri, istenen ibadetin Allah Tealâ’ya kulluğun simgelerine, ilk akla gelen ibadetlere (namaz, zekât gibi) sıkıştınlmadığım, bundan daha geniş ve kapsamlı olduğunu an­ladılar. Namaz ve haccın, insanın hayatı, hatta ölümü bile kapsayan di­ğer ibadetleri yapmak için hareket noktası olduğunu anladılar.

Aslında ölüm bir ibadet olamaz; insanın iradesi yoktur onda. Fakat Allah Tealâ’mn; “Hayatım, ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir; O’nun ortağı yoktur.” sözündeki amaç, insanın O’na ortak koşmadan ölmesidir. Bu, insanın -ölümünde- Yaradan’a ibadet edebileceği en dü­şük derecedir. Ama en yüksek derece, O’nun yolunda şehit olarak öl­mesidir. O ise, ibadetin zirvesidir.

Sadece bu yolla, hayatı ve ölümü kapsayan olgun, çok yönlü bir iba­detin edasıyla, insanın varlık amacı yerine gelir ve insan -gücü nisbe- tinde- Yaradan’a karşı, istenen ibadeti yapmış olur. Çağdaş müslümana bu, tuhaf hatta zulüm görünecektir. Nesiller boyunca, ibadet sembolle­rine müslümandan istenen ibadetin bütünü ve onu eda ettiği zaman, üzerindeki bütün ibadet borcunu eda etmiş, knnsenin fazlasını talep edemeyeceği şekilde bakar olduktan sonra bu anlama yabancı olur.

Fakat, İslâmî kavramların belirlenmesinde kaynağımız kitap, sün­net ve ilk neslin kitap ve sünneti sağlıklı uygulayış şekilleri olmalı. Resûlullah (s.a.) onların (r.anhüm) yüzyılların en hayırlısı olduğuna kesin şehadet etmiştir:

"Hayırlınız benim asrimdir, sonra peşindeki. ” (Buhari-Müslim)

Kaynak budur... Uzun tarihleri boyunca müslümanlarda görülen sapmalar ve eksiklikler değil. Bu sapma ve eksikliklerin uzun tarih sü­recinde meydana gelmesi insanlık için garipsenecek bir şey değildir:

“And olsun biz, önceden Âdem ’e tavsiye etmiştik; unuttu. Biz onda bir azim bulmadık. ” (Tâhâ, 115)

Fakat (İslâm’ın garip yaşadığı günümüzde) şaşılacak husus, doğru olanın yanlışla yer değiştirmesi ve yanlışın doğruymuş gibi revaç bul­masıdır. Birisi çıkıp bize doğru olanı, kitap ve sünnette, ilk nesil müs- lümanlarm hayatında olduğu gibi sunsa, onu aşırılıkla suçluyor, doğru­dan kaçmıyoruz!

Kur’ân-ı Kerim, O’nun cinleri ve insanları ancak ve ancak O’na ibadet etsinler diye yarattığım haber vermektedir:

"Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarat­tım. ” (Zariyat, 56)

Sonra Yüce Allah insanlara teklifler farz kılmıştır:

"Allah'a kulluk edin, O’na bir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve elinizin altında bulunan kimsele­re iyilik edin. ’’ (Nisa, 36)

"Hiç şüphesiz Allah size emanetleri ehline teslim etmenizi[2] ve in­sanlar arasında hükmettiğiniz zaman, adaletle hükmetmenizi emre­der Allah size ne güzel öğüt veriyor Şüphesiz Allah işitir ve görür. ’’

"Ey inananlar! Allah ’a itaat edin. Peygambere ve sizden olan ulü’l- emre (yöneticilere) itaat edin. Eğer bir şeyde çekişirseniz -Allah ’a ve ahiret gününe inanmışsanız- onun hallini Allah ’a ve peygambere bı­rakın. Bu hayırlı ve sonuç itibariyle en güzeldir. ’’ (Nisa, 58-59)

"Dünya hayatını ahiret hayatı karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip ge­lirse, biz önayakında büyük bir ödül vereceğiz. ’’ (Nisa, 74)

"Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihat için bağlanıp beslenen atlar (her türlü savaş malzemesi) hazırlayın. Bununla Al­lah ’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilme­diğiniz, Allah’ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız tam olarak size ödenir, hiç haksızlığa uğra­tılmazsınız. ” (Enfal, 60)

“Onlarla (kadınlarla) iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız, bilin ki, sizin hoşlanmadığınız bir şeye Allah, çok hayır koymuş olabilir. “ (Nisa, 19)

“O size yeri ele geçirilmiş kıldı. Haydi onun sırtlarında yürüyün ve Allah’ın rızkından yiyin. Dönüş O'nadir ” (Mülk, 15)

“Tartıyı adaletle yapın, terazide eksiklik yapmayın. ” (Rahman, 9)

Daha onlarca sosyal, fikrî, ruhî, itikadî ve ahlâkî teklifler...

Resûlullah (s.a.) da teklifler koymuştur:

“İlim talebi farzdır. ” (îbni Mace)

“Allah herşeye güzel (yapmay)ı yazmıştır. Öldürdüğünüzde öldür­meyi güzel yapın. Kestiğinizde kesmeyi güzel yapın. Sizden biriniz (keserken) bıçağını biletsin, kestiğine eziyet etmesin. ” (Müslim, Ebu Davud, Nesaî ve îbni Mace)

“Yedi helâk edici (şey)den kaçımn. ‘Onlar nedir ya Resûlullah?, dediler. Buyurdu ki: Allah'a şirk, sihir, hak (hadden, kısasen vb.) olan dışında Allah %ın haram kıldığı canı öldürmek, faiz yemek, ye­tim malı yemek, cihat giinü kaçmak ve suçsuz mümine (kadınlara) zina isnat etmek. ” (Müslim)

“Sizden biriniz yerken sağıyla yesin, içerken sağıyla içsin. Muhak­kak şeytan soluyla yer, soluyla içer. ” (Müslim)

“Resûlullah (s.a.) bize yedi şeyi emretti ve yedi şeyi yasakladı: Hasta ziyaretini, cenazeye koşmayı, hapşıranı teşmît, yemini yerine getirmeyi, mazluma yardımı, icabeti, selâmı yaymayı emretti." (Müslim)

“Allah'ın benden önce bir ümmete gönderdiği her peygamberin ümmetinden havarileri ve ashabı muhakkak olmuştur; onun sünne­tini alıp, emirlerine uyarlar. Sonra onların ardından, yapmadıkları­nı söyleyip, emredilmediklerini yapanlar gelir. Onlarla eliyle cihat eden mümindir, onlarla diliyle cihat eden mümindir, onlarla kalbiy­le cihat eden de mümindir Bundan sonra ise, imandan hardal tane­si kadar yoktur ” (Müslim)

Daha onlarca siyasî, sosyal, ekonomik, fikrî, ruhî, itikadı ve ahlâkî teklifler...

Bütün bunlarm Allah Tealâ’mn cinlerin ve insanlarm yaratılmasın­daki amaç olduğunu açıkladığı ibadete göre mevkii nedir? Bütün bu teklifler ibadetin içinde mi olacak, yoksa dışında mı kalacak? Dışında kalması halinde, teklifin tamamım ibadete hasreden, başka bir şeye de­ğinmeyen ayet-i kerimenin anlamı nasıl anlaşılacak?

O halde tabiî olarak, ibadet, son nesillerin sandığı gibi, sadece iba­det sembolleri, şiarları olan (namaz, oruç gibi) bölümlere sıkıştırılma- mah; şu iki ayetin ifade ettiği geniş manayı içermelidir:

“De ki: Namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm/ âlemlerin Rabbi olan Allah içindir O’nun ortağı yoktur Bununla emrolundum ve ben miislümanların ilkiyim. ” (En’am, 162-163)

Açıktır ki, ayetlerdeki hitap Resüluilah’adır (s.a.). Fakat onun ar­dından bütün ümmetinedir de. Resûlullah’ı (s.a.) özellikle muhatap al­ması, onun müslümanlarm ilki olmasından dolayıdır. Teklifse, kelime-i şehadeti söyleyen her müslümanadır.

İlk nesiller ibadeti böyle -Allah Tealâ’mn emrettiği gibi- anladılar.

Onlarm içindeki bir müslümanm O’nun yolunda cihattaki görevin­de duyarlılığı, namaz görevindeki duyarlılığı gibiydi. Burada da O’na ibadet ediyor, orada da. İbadetlerden biri öbüründen kurtarmıyor. Çün­kü tek başına her biri, O’nun istediği ibadetin tamamlanmış anlammı gerçekleştirmiyor.

Onun, nefsini fuhuştan koruması, yeryüzünden şirki silmek için ci­hat ederek tevhidin neşri, Yaradan’m helâl ve haramlarının uygulan­ması için çalışacak müslüman ümmetin çoğalması amacıyla evlenme­ye olan duyarlılığı, ibadete olan duyarlılığıydı. Onun hissinde ibadet kavramı, Yaradan’m mubah kıldığı helâide olduğu sürece bedenin zev­kini tatmin hissiyle zıt düşmüyordu. Resûlullah (s.a.);

‘Sizden birinin cinsel ilişkiye girmesinde bile sadaka vardır.’ dedi­ğinde, ilk anda şaşa kaldılar. Dediler ki: cYa Resûlullah! Bizden biri, şehvetle hanımına yaklaşır, sonra da bundan dolayı sevap mı alır?’ Resûlullah (s.a.) onlara açıklayıp buyurdu ki: ‘Ne dersin? Harama yönelse ona günah olmayacak mıydı? Helâle yöneldiğinde ise, onun için ecir alır.’” (Müslim)

Ve artık hayrette kalmadılar. Anladılar ki, îslâm’da Yaradan’m rıza­sı aranıp, emirleri gözetildikçe bedenin faaliyetleri ibadettir.

Rızık peşinde koşmada, ilim tahsilinde, dünyayı imarında ve cese­dinin, aklının, ruhunun falâliyetlerinde... Müslümamn hissinde bunla­rın hepsi ibadetti.

Mecazî değil, hakikat manasında bir ibadet. Namazı eda ettiği, ih- lâsla yaptığı bir ibadet.

Ve böylece o ümmet, her yönde bir şeyler yaptı ve mucizeler ger­çekleştirdi.

Bu köklü duyarlılık; her yaptığında O’nun insanı yaratış amacı olan ibadeti gerçekleştiriyor düşüncesi olmasa ve namazı eda ettiği hisle onu yapmasaydı, bu ümmet şirkin kalelerini tarihte benzeri olmayan bir hız ve kolaylıkla sökemez, onu silemezdi. Yeryüzünde İlâhî adale­tin uygulaması, işlemlerdeki üstünlük, sözlere vefa, şecaat, savaş ve barış meydanlarında aynı oranda kahramanlık örneklerini ortaya koya­mazdı. Ne büyük İlmî hareketi, ne de ileri medeniyet hareketini ger- çekleştiremezdi. Bunların hepsini ya da hiçbirini gerçekleştiremezdi.

O halde müslüman, Yaradan’ın onu yaratış sebebi ve varlığının amacı olan amacı gerçekleştirmek için Rabbine nasıl ibadet etmeli?

Her şeyden önce O’nu tevhitle başlayacak. Yani O’ndan başka hiç­bir ilâh olmadığını, rablik ve ilâhlıkta tekliğini, isim, sıfat ve fiillerinde yalnızlığını ikrar.

“Bil ki, Allah 'tan başka ilâh yoktur. ” (Muhammed, 19)

“Allah ’a ibadet edin, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın." (Nisa, 36)

Bu birinci ibadetin -önceki bölümde de değindiğimiz gibi- ancak onlarla tamamlanan gerekleri vardır. Mürcie’nin insanları, O’nun kita­bı ve Resûlü’nün sünnetinden bir dayanağı olmadan aldattığı şekliyle, somut dille söylenip işi biten ve defteri kapanan bir kelime değildir.

Onun gerekleri bağlayıcı olmadaki farklılığı ile beraber İslâm’ın ta­mamıdır. Gerekleri arasında imanın aslıyla ilgili olanı vardır. Allah Tealâ’nm ortaksız birliğine inanç, ibadetleri ortaksız yalnız O’na yap­ma, ortaksız, sadece O’nun helâl ve haramlarım uygulama... Kul ancak bunlarla mümin olur. Bazıları da imanın kemali (olgunluğu) ile ilgili­dir: “Lâ ilâhe illallah” gerekleri ve O’nun farz kıldığı diğer teklifler... Kulun imanı ancak onlarla kemal bulur. Sonra, O’ndan gelen her şeyi ikrar ve ona bağlanmayı ifade eden “Lâ ilâhe illallah”tan sonra ibadet çeşitleri gelir.

İslâm, anlamlı bir hikmetten dolayı ibadet çeşitleri üzerinde çok durmuştur. Bu ibadetler kalbi devamlı ve yenilenen bir şekilde Yara- dan’a bağlar. Yolun geri kalan kısmında insanın azığını artıracağı istas­yonlar gibidirler.

Müslümanlar her zaman, İslâm’ın bu ibadet çeşitlerine (namaz, zekât, hac vb.) gösterdiği özene dikkat etmiş, onları uygulayıp, üzerle­rine üşüşmüşlerdir. Ne var ki, sonraki nesiller bu uygulamada birtakım yanlış anlama ve uygulama hatalarına düşmüşlerdir.

Birinci ve en kritik hata, istenen ibadetlerinin tamamını görünen ibadetlere (namaz, hac vb.) hasretmiş olmalarıdır.

Bu yanlış anlamanın peşinden “Lâ ilâhe illallah”ın bütün itikadı ve uy­gulamaya yönelik gereklerinin ibadet dairesinden çıkarılması geldi. İbadet insanların hissinde, “Lâ ilâhe illallah”la değil, namazla başlıyor oldu.

Ayrılığın başlangıcı bir “kavram” somnuyla geldi: “Lâ ilâhe illallah” inanç, şeair (namaz, oruç, hac vb.) ise “ibadet” sayıldı. Bu kavram ayrı­lığının tehlikeli sonucu aynı şekilde “ibadet” ve “muamelât”[4] kavramla­rı arasmda da vardı.[5]

Tehlike ilk başta, “inanç” Yaradan’dan indiği ve ilk nesil müslü- manlarm anladığı hakikî manasına alındığı zaman daha sınırlıydı: Al­lah’tan başka bir ilâh olmadığını, rablik ve ilâhlıkta, isim ve sıfatların­da bir olduğunun kabulü ve bunların insanın hayatındaki, inançla ilgili, fikrî ve tavır olarak gerekleri... Fakat, tevhit akidesini işleyip onu, bü­tün canlı manasmdan sıyırarak, ahirette kurtuluş için tasdik, dünyadaki kurtuluş için de lafzı ikrara çevirince O’nun kullarına farz kıldığı ha­kikî “ibadet”in önemli bir bölümü düştü. Geri kalan kısmı da -en iyi şekilde eda edilse bile- O’nun halkı yaratış sebebi olan ibadetin hakikî manasma karşılık olmaktan uzaktır.

İlk anda meselenin bu kadar tehlikeli olmadığı samlabilir. Müslü- manlar -her ne kadar ibadet kavramını dar kalıplarla sınırlandırırsa da -iç benliklerinde kelime-i şehadeti ikrarı -ki, İslâm’ın birinci esasıdır- kaldırmaları mümkün değildir.

Ne var ki, modern müslümanm hayatında gözlenenler meselenin tehlikeli olduğunu gösteriyor.

İbadetin doğru anlamını kavramak onun, namaz, oruç, zekât ve hacdan önce yalnız, ortaksız Yaradan’a kulluğu ikrarla beraber günü­müz müslümanm hayatındaki zıtlık bulunamazdı. Milyonlarca insan, sadece bazı ibadetleri yerine getirmenin, imanı olgunlaşmış bir mümin olmaya yettiğine inanmaktadır. Hüküm konusu, imandan ayrı olduğu gibi, ibadet konusundan da ayrıdır. Resûlullah (s.a.); “Bir kişiyi mesci­de devam ediyor gördünüz mü onun imanına şehadet edin.” buyurdu.35 Hadiste mescide devam zikrediliyor; başka bir husus değil, dolayısıyla bu yeter!

Resûlullah’ın (s.a.) sözleri sabittir. Tamamı da haktır. Fakat, imanın hakikat ve bozan unsurlarını sınırlayan diğer hadisleri bırakarak, belir­li bir hadise yapışmayla doğru bir kavrayış elde edilemez. Resûlullah’m (s.a.), “Lâ ilâhe illallah” ve imanı temelinden atan açık şirkine rağmen bir insanın somut mescide devam ediyor diye imamna şehadeti istemesi makul müdür? Bu hadiste geçmese bile, mescitlere devam, yani namaz kılmadan önce imanın başka gerekleri yok mudur?

Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) savaştığı dinden çıkanlar namaz kılıyor, mescitlere devam ediyorlardı ama kimse onların imanına şehadet et­medi. Tersine, diğer hükümleri ikrar ve yerine getirmeyle beraber, O’nun hükümlerinden tek birini reddettikleri için savaşıldılar ve öldü­rüldüler. Ya, Yaradan’ın hükümleri olduğu gibi tersleyen ve rızalarıyla başka yönlere doğm koşanlar? [6]

İnsanlar günümüzde, bu durumun İslâm’dan kopmak olduğunu ve imanın aslını yıkacağım bilmiyor olabilirler. Bu insanlar hakkında hü­küm verme problemine dalmak istemiyoruz; onlar bu cehaletlerinde mazur mudurlar, değil midirler? Diğer kitaplarımızda açıkladığımız için burada değinmeyeceğiz o konuya.

Burada şunu ortaya koyuyoruz:

“Lâ ilâhe illallah” ve gereklerinin ibadet dairesinden çıkarılarak, ibadetin bazı ibadetlerle (namaz, oruç vb. gibi) başladığı ve onlarda kaldığı kuruntusunun yerleşmesi, günümüz müslümanının hayatmda, İslâm’da uyuşmayacak büyük sorunlar getirmiştir. Müslümanların ha­yatını düzeltip, insanların içine düştükleri çukurdan (ki bu çukura düş­meleri onları, selin üstündeki çer çöp yapmıştır) çıkarmak için düşünce ve tavır olarak düzeltilmesi zorunludur.

İbadet kavramı sınırlı bir alana konduktan sonra onun dışında ka­lanlar arasında, bütün çeşitleriyle “amel” de vardı. Başta da siyasî amel, ümmetin yöneticiyi kontrol, ona nasihat, ona iyiliği emir, kötü­lükten de alıkoyma yoluyla Yaradan emri doğrultusunda hareket etme­sini, O’nun emrettiği gibi İlâhî adaletin uygulanmasını sağlama, böyle- ce de, toplumun İslâm nimetiyle yaşaması olanağı kaldırıldı. Allah Te- alâ bu dini bir nimet olarak lütfetmişti kullarına:

“Bugün size dininizi bütünledim, üzerinize olan nimetimi tamamla­dım, din olarak sizin için İslâmiyet’i beğendim. ’’ (Maide, 3)

Allah Tealâ buyurdu ki:

“Ey inananlar! Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizden olan ulii’l-emre itaat edin. Eğer bir şeyde çekişirseniz, -Allah’a ve ahiret gününe inanmışsanız- onun hallini Allah ’a ve peygambere bırakın. Bu hayırlı ve sonuç itibarı ile en güzeldir. ’’ (Nisa, 59)

Resûlullah (s.a.) da şöyle buyuruyor: "Allah ’ın benden önce bir ümmete gönderdiği her peygamberin ümmetinden havarileri ve ashabı muhakkak olmuştur; onun sünne­tini alıp, emirlerine uyarlar. Sonra onların ardından yapmadıkları­nı söyleyip, emredilmediklerini yapanlar gelir. Onlarla eliyle cihat eden mümindir, onlarla diliyle cihat eden mümindir, onlarla kalbiy­le cihat eden de mümindir. Bundan sonra ise imandan hardal tanesi kadar yoktur. ” (Müslim)

Ayet-i kerime otoritenin kaynağını belirliyor; O ve Resûlü. Allah ve Resûlüne kitabullah veya sünnette gelen her emir ve yasakta mutlak bir itaati emrediyor. Ayette daha sonra, ulü’l-emre (yöneticiye) itaat geliyor ama bu itaat ne kendi başına bir itaattir, ne de O ve Resûlüne olduğu gibi mutlaktır. Bilakis O ve Resûlüne itaate atfedilmiştir. Yani; Allah ve Resûlünden gelene muhalif olmayan emirlere Hâlık’a (Yaradan’a) isyan olan bir şeyde kullara itaat ise yoktur.

"İtaat, ancak iyiliktedir. " (Buhari-Müslim)

Ardından ayet, müslümanların karşılaştıkları herhangi bir çekişme­de başvuracakları yeri de belirtiyor: Yüce Allah ve Resûlü. Başka bir merci yoktur. Nitekim ayet bunu O’na ve ahiret gününe bağlıyor. Yani doğrudan akideye. Böylece en büyük problem bütün akidenin üzerinde durduğu temele bağlanır: “Lâ ilâhe illallah. Muhammedün Resülullah.”

Buraya aldığımız hadis ise, O’nun emirlerine muhalefet halinde ümmetin tavrım belirliyor ve bu muhalefetin el, dil ve kalple cihatı ge­rektirdiğini vurguluyor.

Bu tavrı da direkt olarak iman meselesine bağlıyor: Muhalefeti gör- • düğü halde, üç dereceden biriyle cihat edip, karşı koymayandan imanı tamamen silmektedir. Derecelerin en düşüğü kalple bağ etmektir. Resülullah (s.a.); “Bundan sonra ise, imandan hardal tanesi kadar yoktur.” buyurmaktadır.

Sonuç olarak siyasî amel, inanç ve ibadetin bir parçası olur, dışında kalmaz.'Ümmet böyle anlamıştı onu. Hz. Ömer’e (r.a.) tebaasından biri çı­kıp; “Bugün bize seni dinlemek ve itaat yoktur, ta fci, giydiğin elbiseyi ne­reden aldığını açıklayıncaya kadar.” diyebilmişti. Mehirlerin artınlmama- smı istediği zaman da bir kadın; “Genişi daraltıyorsun, Allah, ‘Onlardan birine servet dolusu da verseniz. ’ diyor, sen ise, insanları zorluyorsun demiş, Hz. Ömer (r.a.) de, “Ömer yanıldı, kadın isabet etti.” demişti.

Ne var ki, ümmetin hayatında erken başlayan Emevîler’in siyasi baskısı ve ona ek olarak tekliflerden sıyrılma ve mistik hayat, imanı tasdik ve dille dile getirmeyle sınırlayan Mürcie akımı... Bütün bunlar, insanların hissinde ibadeti, belli ibadetlerde sınırlamıştır. Böylece in­sanlar İslâmî siyaset çalışmasından uzaklaştılar. Halbuki o, müslüman cemaatin en büyük özellikierindendir, onun sebebiyle Allah, insanlar için çıkarılmış hayırlı ümmet niteliğini verdi ona:

“Siz insanlar için çıkarılmış hayırlı ümmet oldunuz; iyiliği emreder, kötülükten alıkoyansınız ve Allah ’a iman edersiniz. ” (Al-i İmrân, 110)

Yönetim işinin ibadet dairesinden çıkarılmasıyla İslâm’ın halkala­rından biri çözülüverdi: Hüküm halkası. Gerçi ilk başta tamamen çö­zülmemişti. İnsanlar O’nun helâl ve haramlarım tanıyor, ondan başka­sına da itaati zorunlu görmüyorlardı. Fakat, bu uygulamaya bazı zalim yöneticilerin zulmü ve baskıları karıştı. Bu karışma, uygulamayı O’nun emrettiği ve ilk dönem müslümanlannm uyguladığı olgunluk­tan uzak tutuyordu. Zulüm ve baskı karışan bu uygulama uzun yüzyıl­lar sürdü. Nihayet, bu yüzyılda -Arap ülkelerinde olduğu gibi- O’nun dinîne tamamen sırt çevrilip, yerine başka sistemler getirilince halka da sonuna kadar açılıverdi. En doğruyu söyleyen Allah Resûlü’nün (s.a.) buyurduğu gibi çözülen ilk halkaydı bu:

“Bu dinin halkaları tek tek çözülecektir, ilk çözülen hüküm, son çö­zülen de namaz olacaktır. ” (Ahmed’in rivayeti)

Sözünü ettiğimiz, yönetim işini ibadet dairesinden çıkaran sebep­lerle beraber, yıkımın inanç ve ibadet kavramlarında kalması da düşü­nülemezdi. Normal olarak diğer amellere de sıçrayacaktı . İman ve ibadet dairesinden de derece derece çıkarıldı.

İnsanlar hiç çalışmıyorlar anlamında değildir bu. İnsanın dünya ha­yatında çalışmayı terk etmesi düşünülemez. Allah Tealâ onu sürekli bir çaba içinde yaratmıştır:

"Ey insan, muhakkak sen Rabbine doğru (varan bir yol üzerinde) çabalayıp durmaktasın, nihayet O ’na varacaksın. ” (İnşikak, 6)

Dünya hayatında çalışmanın insanların hissinde iman dairesinden çıkması anlamında söylüyoruz bunu. Tasdik ve dille dile getirme sınır­lamasıyla iman dairesinden, belli ibadetler sınırlamasıyla da ibadet da­iresinden çıktı. Çalışmanm ibadet dışmda dayanakları çıktı ortaya: Ka­zanç, mülk edinme, üstünlük ve egemenlik kurma vb. Artık insan, iba­det ederse, işten kalacağını çalışırken de ibadetten kalacağmı düşüne­bilmektedir. İki birbiriyle ilgisi olmayan zamanı vardır: Çalışma ve ibadet zamanları. Bir de, çalışma ve ibadetin dışında üçüncü bir zama­nı da olabilir: Eğlence ve dinlenme zamanı. Bu üç zaman ayrı ayrı, her biri kendi içine kapanık, insanın ancak diğer ikisinden çıkarak biri­ne ulaşabileceği bir hal almıştır.

Resûlullah’ın (s.a.) terbiye ettiği ilk nesil, son nesillerin yaptığı bu uygulamayı böyle anlamamıştı. Onlar hayatm tamamını ibadet olarak anlıyorlardı: Onlara göre ibadet namazı, haccı ve bütün çalışmaları kapsıyordu. Onların ibadet anlayışı, dinlenme zamanlarını dahi içeri­yordu insanın hayatında, onun bu dünyadaki varlık amacı olan ibade­tin dışmda kalmış bir şey yoktur. Her an değişik bir ibadete geçiş var­dır. Alanı, çeşit ve konusu değişse de hepsi ibadettir.

Namaz ve hac ibadettir.

Çalışıp çabalama ibadettir. Siyasî, sosyal, ekonomik, fikrî ve amelî olması ibadet oluşunu değiştirmez.

Kalplerin yorulup bıkmaması için dinlenmek ibadettir.

Evet. Namaz ve hacda emir açık olduğundan açıklamaya gerek yoktur.

Çalışıp çabalamada da, Resûlullah’m (s.a.) gözü önünde terbiye et­tiği nesil için mesele son derece açıktı. Daha önce değindiğimiz gibi, O’nu, ayakta, otururken ve yanlan üzere zikrediyorlardı onlar.

Hayat gerçeğinde çalışma, müslümanm yaptığı sürekli bir ibadettir. Yüce Allah’a ihlâs ve yalnız O’nun için, huşû ve takvayla yaptığı di­ğer ibadetlerle de güçlü bir ruhî gıda elde eder.

O çalışmada ibadet iki önemli meselede belirginleşir: Onunla Yara- dan’a yönelme ve onu yaparken Yaradan’m emirlerine uyma. Bunlarla da, O’na yaklaşacağı, O’ndan sevap almayı hakedeceği bir yapıya dö­nüşür o çalışma.

Dinlemneye gelince: İlk nesil, Resûlullah’ı (s.a.) hanımlarıyla şa­kalaşıp evine güleryüzle girerken görüyor... Ashabıyla içli dışlı oluyor, onlarla bağlara ya da şehir dışındaki bahçelere çıkıyor.... Önünde bini­cilik yarışları yapılıyordu... Onları, kalplerindeki yorgunluk ve bitkin­liği, günah olmayan ve diğer görevleri aksatmayacak bir şekilde gider­meye çağırıyor ve yönlendiriyordu. Onlar da bundan anlıyorlardı ki; yoğun işleri arasmdan fırsat bulabilmeleri durumunda bu şekliyle din­lenme, ibadette daha aktiflik veren bir özelliğe sahiptir, böylece o da ibadetin sınırları içindedir.

Hayatı böyle yaşıyordu onlar... Ruhun bütün faaliyetlerini, akim ve cesedin faaliyetlerini kapsayan bir ibadet. Yeter ki bunlarla Yara­dan’m rızası amaçlansın ve O’nun dinine uyulsun. Aynı zamanda bunlar, insanın doğal eylemleri arasında olduğundan onu yormayan ve ona kaldıramayacağı bir yük getirmeyen ibadetlerdir. Normal yapı­sı gereği yapacağı bir eylemi aynı anda O’nu ve rızasını amaçlayarak ibadete çevirir.

İşte, ibadetin doğru olan anlamı budur. Yüce Allah’ın indirdiği şek­liyle, kapsamlı ve geniş bir kavram:

“De ki: ‘Benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm hep âlemle­rin Rabbi olan Allah içindir... O ’ııun ortağı yoktur. ” (En’am, 162-163)

Mesele, ilk neslin O’nun kitabı ve peygamberinin (s.a.) talimin­den anladıkları şekilde kavranıldığı zamanlarda, müslümanm haya­tında birbirine kapalı olan, belli aralıklarla bundan öbürüne geçile- bilen bölümler yoktu. İbadet de müslümanm belli bir an için geçtiği ayrı bir bölüm değildi. Tersine, insanın çok amaçlı faaliyetlerde bu­lunabildiği geniş ve kapsamlı daireler vardı. Müslüman o dâirenin içinde bulunurken, otursa da hareket de etse Yaradan’a ibadet duru­mundaydı:

“Ayakta, otururken ve yanları üzeriııeyken Allah ’ı zikrederler. ” (Al-iİmrân, 119)

Bu, diğerlerinin muaf tutulduğu, sadece onların yaptığı bir nafile ibadet de değildi. İbadet ve ona devam etmenin doğru anlanmış şekliy­di. Ardından kendi aralarında yarışmaktaydılar ama bu ana cevherde değil, yani ibadetin bütün faaliyet çeşitlerini kapsamasında değil de, her biri, ibadet çeşitlerinde ortaya koydukları, O’nun başarılı kıldığı çaba miktarmdaydı yarışları.

Onların (namaz ve oruç gibi) ibadetlere karşı olan titizlikleri, -daha önce dediğimiz gibi- ibadeti yalnız onlarda sınırlandırılmış, ruhî huzur ve huşunun tek kaynağı oluşlarından değildi. Yolun devamında insanın azığım ikmal ettiği istasyonlar olarak gördükleri -hakikati da budur za­ten- için o özeni gösteriyorlardı. Ya da insanın sorumlu olduğu diğer ibadetlerin yerine getirilmesi için enerjinin yenilendiği kaynaklar da diyebiliriz. Azık bittikçe veya yolcu önündeki istasyona her uğrayışm- da yeni bir enerji ve azık aldığı yerler...

Namaz, günde beş defa tekrarlanan bir azıktır. Oruç, yıllık ama bir ay süren, insanın ibadetten ibadete koştuğu yoğun bir faaliyet mevsi­midir. Zekât da yıllık, insanın, cimrilikten arındığı, ruhi ve maddî ih­sanları yaşadığı bir mevsimdir. Hac, ömürde bir defa insanın, yeryüzü­nün bütün geçici varlığından arınıp, O’na yöneldiği bir mevsimdir... Hepsi, yolun geri kalanı için azıktır... İbadet bütün yolu kapsar...

Ashabm (r.anhüm) tavırlarında bu köklü ve hassas konunun örnek­lerini görelim: İbadetin onların hissinde her fikir ve düşünceyi, ömrün her ânını kapsadığı, sürekli aralıklarla eda edilen belirli ibadetlere sı- mrlandırıhnadığı gerçeğini görelim.

Şu Arabi’ye bak: Resûlullah (s.a.) ganimetten hissesine düşeni ve­rince; “Ben sana bunun için tâbi olmadım, fakat -boğazım işaret ede­rek- bir okla buradan vurulaynn, ölüp cennete gireyim diye uydum.” diyor. Resûlullah (s.a.); “Allah’a doğru söz verirsen O’da seni doğru­lar.” buyuruyor! (Nesaî’nin rivayeti.)

O, bunu yaparken ibadetin de zirvesinde değil miydi? Evet, namaz, oruç gibi bir ibadeti yapmıyordu o anda, sadece bulunduğu ânın gerek­tirdiği ibadeti eda ediyordu. Hem de zirvede bir eda ile!

Bir de şu kadına bak: Sarasından dolayı açılıp savruluyordu. Resûlullah’tan (s.a.) şifa bulması için dua etmesini isteyince ona;

“İstersen sabret, cennet senin olsun; istersen de Allah’a dua edeyim sana afiyet versin!” buyurunca; “Sabredeceğim, (yalnız) açılıyorum, Allah’a dua et de, açılmayayım.” dedi. Ve ona dua etti.

O bu sözleri söylerken ibadetin doruğunda değil miydi? Ama gün­lük ibadetlerden birini de yapmıyordu o ânda. Sadece bulunduğu ânın gerektirdiği ibadeti eda ediyordu. Hem de zirvede bir eda ile!

Ve Selman-i Farisî... Hz. Ömer (r.a.) minberde insanlara;

“Ey insanlar! Dinleyin ve itaat edin.” diyor. Selman; “Bugün bizim için, seni dinlemek ve itaat etmek yoktur!” diyor. Hz. Ömer -kızmadan- “Niçin?” diyor? Selman diyor ki: “Üzerindeki elbiseyi nereden aldığım açıklaymcaya kadar...” Hz. Ömer sinirlenmeden oğlu Abdullah ı çagırı- yor ve, “Allah için söyle; bu giydiğin elbise senin değil mi?” diyor. Oğ­lu; “Evet.” diyor Selman da; “Şimdi emret, dinler ve itaat ederiz.” diyor.

İkisinden biri, günlük ibadetlerden herhangi birini mi eda ediyor­lardı? Ama ibadet halindeydiler. Selman, yöneticinin eylemlerini gö­zetleyip, İlâhî adaletin uygulamasını sağlamakla, Hz. Ömer de, tebaasmdan bir metreyi aşmayan fazlalık bir kumaş için hesap soran kişiye kızmamak suretiyle ibadet halindeydiler.

Şu fakir adama ve hanımına bak: Adam fakirliğinden Resûlullah’a (s.a.) şikayetlenip, gereksinimini giderecek bir şey vermesini istemeye niyetlenirken hanımı; “Allah’ı peygamberine mi şikâyet edeceksin?” diyor. Ve adam oturup sabrediyor!

O ân, ibadet değil mi? Hem de ibadetin zirvesi?

Bir de şu adama bak; Savaş için çıkmış, elinde de hurmalar... Cen­netin kokusu her şeyi unutturuyor ve elindeki hunnaları atarak şöyle diyordu: “Şunlar bitinceye kadar gecikebilirim, çok uzun bir müddet!”

Eğer şu emsalsiz tavırlar ibadet, hem de zirvede bir ibadet değilse, nedir?

îşte ashab-ı kiram (r.anküm), Rablerine böyle ibadet ediyorlardı.

Namazla, hacla ibadet ediyorlardı... Çalışmayla ibadet ediyorlardı... Kalplerdeki körelmeyi giderecek, güzel dinlenme yollarıyla ibadet edi­yorlardı.

İbadetin, namaz, hac ve günlük ibadetlere özgü kılınıp, amel ve dinlenmenin ondan çıkmasıyla, hepsinin “ibadet” olması arasında bü­yük bir fark vardır. İnsan birinden öbürüne geçer ama hiçbir vakitte, kalbin O’na yöneldiği ve O’nun emirlerine bağlandığı ibadet dairesi dışına çıkmaz.

İç temizlik ve tavırlar farklıdır, insanın yeryüzünde, fert veya ce­maat olarak gerçekleştirdiği ürün farklıdır.

Temiz olmadaki fark açık: Çalışma ibadet olursa, ona aldatma, hı­yanet, yalan, sahtekârlık, insanların zulüm ve baskısıyla haklarına te­cavüz ve de kazanç, tasallut ve mal için yasaklan çiğneme karışmaz.

İstirahat da, ibadet olursa, alçaklık, basitlik buluşmayacağı gibi, çağdaş cahiliyenin her yerde yaygm olan “eğlence” -ki, nonnal anor­mal her fuhşu insanlara süslü göstermektedir- çeşitlerinde olduğu gibi, insanın insanlığını da ona kaybettirmez.

Üretim meselesinde bazı insanlar şöyle bir zanna eğilim gösterebi­lirler: Tarihin en büyük ürünleri, Avrupa’nın bu yüzyılda ortaya koy­duklarıdır. O da bünları “dinden” ve “Allah”a ibadetten tamamen uzak olduğu halde gerçekleştirdi...

Burada bazı gerçeklere değinmek lâzım...

Modern maddeci medeniyetin hayatın bazı bölümlerinde büyük eserler ortaya koyduğu şüphesizdir. En belirginleri de büyük İlmî öncü olmasını ve hayatın kolaylaştırılıp, insan emeğinin azaltılması için il­min verilerini kullanan teknoloji, hayatın kolaylaştırılıp, emeğin hafif­letilmesi, vaktin tasarrufunda katkısı olan üstün düzen ve oradaki in­sanların, yararlandığı “hukuk” ve “garantiler” gibi bazı İnsanî yönler...

Ne var ki, içindeki bütün parlak yönlerine rağmen, maddeci mede­niyet “insan” için parlak ve onu yükselten bir tablo olmaktan uzaktır. Siyasi, ekonomik, sosyal baskısı, sömürgeciliği, yasak tanımazlığı, hissi ve manevî pislikleri, ahlâkî çözülmesi, ruhî tersliği, insanı Yara­dan’m onun için yarattığı ve değer verdiği mevkiden sonunda O’nun dışında, herşeye egemen bir köle olmaya indirgemesi...

Avrupa’nın gerçekleştirdikleri ile, İslâm ümmetinin İslâm’ın doğru uygulamasıyla yaşadığı zamanlarda gerçekleştirdikleri arasındaki fark da buradan geliyor.

Bugün Avrupa’nın ortaya koydukları, -bazı zihinlerde portreler ka­rışmış olsa bile- İslâm ümmetinin ortaya koyduklarının aynı olmadığı gibi yakınlığı da yoktur.

Önceki İslâm ümmetinin gerçekleştirdiği somut bir genişleme, fe­tih, kazanma ve egemenlik ya da dünyanın maddî imarı değildir. Bunlar Yaradan’m kâfirlere de müminlere de bağışladığı İlâhî lütuf- lardır:

‘‘Hepsine, onlara da, onlara da Rabbinin vergisinden imdat ederiz. Rabbinin ihsanı kesilmiş değildir. ” (İsra, 20)

Tarihî cahiliyetlerden çoğununsa bunda payı vardı:

“Yeryüzünde gezmediler mi ki kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna baksınlar. Onlar kendilerinden daha güçlü idiler; (sular, madenler çıkarmak, ekin ekmek, ağaç dikmek için) toprağı (kazmış) alt üst etmişler ve onu, bunların imar ettiklerinden daha çok imar et­mişlerdi. Onlara da elçileri, delillerle gelmişti. Demek ki, Allah onlara zulmeden değildi. Fakat onlar, kendi kendilerine zulmediyorlardı.”

“Sonra kötülük edenlerin sonu çok kötü oldu. Çünkü Allah’ın ayet­lerini yalanladılar. Ve onlarla alay ediyorlardı. ” (Rûm, 9-10)

“Peygamberleri, onlara açık mucizeler getirince, yanlarında bulu­nan bilgi ile s evin (ip öviin)diiler. Sonunda alay edegeldikleri şey, kendilerini kuşatıverdi. ” (Mümin, 83)

İslâm ümmetinin yaptığı, bu imar ve medeniyetin, üstün kuvvetin, gerçekte ancak bu ümmetin eşsiz tarihinde görülen şekliyle bazı değer ve abideler üzerine kurulmuş olmasıdır.

İsteyen İslâmî fetihle, emperyalist sömürgecilik arasında, müslü- manlarm dünyada uyguladıkları İlâhî adaletle, modem cahiliyenin uy­guladığı “adalet”i, Amerika’daki ve Güney Afrika’daki siyah ve be­yazlar arasında, Siyonist haçlılarla, Filistin, Habeşistan, Eritre, Çad, Filipin, komünist blok ya da müminlerin gayr-ı müslimlerin yöneti­minde yaşadığı dünyanın herhangi bir yerine baksın ve kıyaslasın! Müslümanların, sözlerine bağlılığı ile, antlaşmalar imzalayıp bozmak için fırsat kollayan devletleri kıyaslasın! İslâmî ilim hareketinin hayra hizmeti ile modem cahiliyenin ilmi insanların Yaradan’a olan imanla­rında fitneye düşürülmesinde, vahşî yıkımlarda ve ahlâkın ifsadında[7] nasıl kullandıklarını oranlasın. İslâm medeniyetinin ruhî ve maddî ola­rak “insanın” bütün yönlerini kuşatmasıyla, bu medeniyetin, mhî yönü aksatarak, hissi olan hayata ağırlık vermesini karşılaştırsın.

Kesin ölçüyle, hayatı ibadet hissiyle (yani Allah’a kulluk), bilerek veya bilmeyerek -çeşitli şekilleriyle- şeytana kul olarak yaşamak ara­sındaki fark budur.

İslâm ümmeti “çalışma”yı (amel) ibadet hissiyle yaptığı zaman zirve­deydi. Ama çalışma, ibadet kavramından uzaklaştırılınca düşüş başladı.

İbadet belli kalıplarda sınırlanınca, dışta kalan, bütün çeşitleriyle çalışma değildi yalnızca. Felâket “ahlâkın” da ibadet dairesinden çık­masıyla devam etti.

Bu dinin en büyük meziyetlerinden biri de, insanın bütün tavırlarını kapsayan geniş bir ahlâk kuralına sahip olmasıdır. İnsanın hayatında ahlâk çerçevesini aşan bir şey yoktur. Ne tavrı, ne düşüncesi, fikrine de siyasî, ekonomik veya sanat alanındaki hiçbir faaliyeti... Aksine bü­tün faaliyetleri ahlâkla iç içe ve insanın Allah’a kulluğunu dille dile getirdiği mîsaktan (sözden) kaynaklanan bir kurala dayalıdır:

“Şimdi Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse (bunu kabul etmeyen) kör gibi olur mu? Ancak akıl sahipleri öğiit alır. ”

“Onlar ki Allah ’ın ahdini yerine getirirler ve mîsakı bozmazlar. ”

“Ve onlar ki Allah 'ın, bitiştirilmesini istediği şeyi bitiştirirler (ak­raba ile, müminlerle ilgiyi kesmez, birbirinden ayırt etmeden bütün peygamberlere inanırlar). Rablerine karşı saygılı olur ve kötü he­saptan korkarlar. ”

“Ve onlar la Rablerinin yüziinil (rızasını) arzu ederek (nefsin gücü­ne giden şeylere) sabrederler; namazı kılarlar, kendilerine verdiği­miz rızıktan gizli ve açık olarak (hayır yoluna) harcarlar ve kötülü­ğü iyilikle savarlar, işte bu (dünya yurdu)nun (güzel) sonucu, onla- rındır. ” (Ra’d, 19-22)

Söz, alem-i zer 'de alman söz olabileceği gibi, her peygamberin in­sanlardan, ortak koşmadan yalnız O’na kulluk için aldıkları söz de ola­bilir:

“Rabbin, Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini al­mış ve onları kendilerine şahit tutarak; ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim, ’(demişti). ‘Evet, (buna) şahidiz, ‘dediler. " (A’raf, 172)

“And olsun biz, her millet içinde; ‘Allah ’a kulluk edin şeytan(a tapmak)tan kaçının diye bir elçi gönderdik. ” (Nahl, 36)

Önemli olan, üslûbun bazı gerekleri açıklıyor olmasıdır. Onlar da aslında “ahlâkî” gereklerdir. Her ne kadar itikadı vb. bazı meseleleri kapsıyor olsa bile “... ve onlar ki Yaradan’m bitiştirilmesini istediği şe­yi bitiştirirler...”

Buradan bize, İslâm’da ahlâkın yeri hakkında bilgi çıkmaktadır. İlahlıkta kesin inanmadan ve Resûlüne (s.a.) indirdiğinin hak olduğu iti­kadından sonra, Yaradan’a ibadettir ahlâk. Yani o, kelime-i tevhidin ge­reğidir.

Bu ayetlerden ve Kur’ân-ı Kerim’deki diğer ayetlerden, Yaradan’la olan misakm (sözleşmenin) -İslâm’daki ahlâk ilkesi de ondan kaynak­lanıyor- bütün amelleri içerdiği anlaşılmaktadır:

“Rahman‘m kulları ki, yeryüzünde mütevazı olarak yürürler, cahil­ler kendilerine laf atarsa ‘selâm 'derler. ”

"Onlar ki, gecelerini Rablerine secde ederek, (O iıun huzurunda) ayakta durarak geçirirler. ”

'‘Onlar Id: ‘Rabbimiz, cehennemin azabını bizden öteye çevir, doğ­rusu onun azabı sürekli bir azaptır.' derler. "

“Orası ne kötii bir karargâh ve ne kötü bir makamdır (derler). ”

“Ve onlar ki, harcadıkları zaman, ne israf ederler, ne de cimrilik ederler, (harcamaları) bu ikisinin arasında dengeli olur. ”

“Ve onlar ki, Allah ile beraber başka ilâha yalvarmazlar. Allah ’ın haram ettiği canı haksız yere öldürmezler ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa günahıfmn cezasını) bulur. "

“Kıyamet günü onun için azap kat kat yapılır ve o (azab)ın içinde hor ve hakir olarak kalır. ”

“Ancak tevbe edip inanan ve faydalı bir iş yapanlar, işte Allah on­ların kötülüklerini iyiliklere değiştirecektir. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. ”

“Kim tevbe eder ve faydalı iş yaparsa o, makbul bir kimse olarak Allah ’a döner. ”

“Onlar ki, yalan şahitlik etmezler (yalan konuşulan yerlerde bulun­mazlar), boş laf (konuşanlara rastladıklarında vakar ile (oradan) geçip giderler.”

“Ve onlar ki, kendilerine Rablerinin ayetleri hatırlatıldığı zaman, onlara karşı sağır ve kör davranamazlar.

“Ve onlar ki; 'Rabbimiz, bize gözler sevinci (gönüller açan) eşler ve çocuklar lütfeyle ve bizi (senin azabından) korunanlara önder yap!’ derler ”

“İşte onlar, sabretmelerine karşılık (cennetin en yüksek) oda(la- n)yla mükâfatlandırılacaklar ve orada bir sağlık dileği ve selâm ile karşılaşacaklardır. ” “Orada ebedî kalacaklardır. Ne güzel karargâh ve ne güzel ma­kamdır orası! ” (Furkan, 63-76)

"Kurtuluşa erdi o müminler. ”

"Ki onlar, namazlarında huşû içindedirler. ”

"Onlar boş şeylerden yüz çevirirler. ”

"Onlar zekâtı verirler. ”

"Ve onlar ırzlarını korurlar. ”

"Ancak eşleri yahut ellerinin sahip olduğu (cariyeler) hariç (bun­larla ilişkilerinden dolayı da) onlar kınanmazlar. ”

"Ama bunun ötesine gitmek isteyen olursa, işte onlar haddi aşan­lardır. "

"Ve o (mil 'mi)nler emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler. ”

"Onlar namazlarım (vakitlerinde kılarak) korurlar. "

“işte varis olacaklar anlardır. "

"Onlar Firdevs’e varis olacaklar, orada ebedî kalacaklardır. ” (Mü’minûn, 1-11)

Resûlullah’m (s.a.) hadisleri de ahlâkı -var veya yok olma nokta­sından- imana sıkı bir şekilde bağlamaktadır:

"Allah a ve ahiret gününe iman eden komşusuna iyi davransın/ Al- lah 'a ve ahiret gününe iman eden, misafirine ikramda bulunsun; Allah ’a ve ahiret gününe iman eden, ya hayır söylesin ya da sus- sun. ” (Müslim’in rivayeti.)

Komşusu açken onu bilerek tok geceleyen, bana iman etmemiş­tir. ” (Taberanî’nin rivayeti)

“îman yetmiş kiisur (ya da altmış küsur) şubedir. En efdali Lâ ilahe illallah sözü, en aşağısı da, yoldan bir engeli kaldırmaktır Haya imandan bir şubedir. ” (Buhari-Müslim)

“Dört (şey) kimde varsa halis münafıktır. Kimde de onlardan bir huy varsa, terk edinceye kadar onda nifaktan bir huy vardır: Konu­şunca yalan söyler, ahdedince bozar, vadinde durmaz, husûmette aşırı gider. ” (Buhari-MüsIİm)

Hz. Aişe’ye (r.a.) Resûluüah’ın (s.a.) ahlâkından sorulunca;

“Ahlâkı Kur’ân-ı Kerim ‘di. ” demiştir. (Müslim’inrivayeti)

“Nefsim elinde olana yemin olsun ki, sizden biriniz kendi nefsi için sevdiğini kardeşi için de sevmedikçe iman etmiş olmaz. “ (Buhari- Müslim)

Süfyan b. Abdullah es-Sakafı’den: Dedi ki:

“Ya Resüla/lah, bana Islâm ‘da senden sonra (ya da senden başka­sına) sormayacağım bir söz söyle. “ dedim. Buyurdu ki: “Allah'a iman ettim de ve istikamet üzere ol. (Müslim’in rivayeti)

Bunlarm tamamından anlaşılıyor ki, ahlâk bu dinin asıl bölümlerin­den biridir; direkt Allah’a imandan kaynaklanır ve mümin onu O’na ibadet olarak yaşar. Mü’minin hayatında kenarda kalmış bir mesele ol­madığı gibi onun hissinde, O’na yaklaştığı ibadetin dışında da değildir.

Ne var ki, ibadet kavramının sarsılması ve günlük ibadetlere özgü kılınması, ahlâkı, ibadet dairesinden çıkarmıştır. Ya sonuç ne oldu?

Sonuç şudur:

İslâm dünyasında, mescide devam edip, orada namaz kılan birinin yalan söylediğini görebilirsiniz. Halbuki Resûlullah’a (s.a.) mümin korkak olabilir mi diye sorulmuş O’da, “Evet.” demişti. Sonra “Mümin yalancı olabilir mi?” denmiş, “Hayır.” cevabım vermişti. (Malik’in Muvat- ta 'da rivayeti.)

Adamın mescitte kıldığı namazdan çıktıktan sonra müslümanları aldatması olağan duruma gelmiştir. Halbuki Resûlullah (s.a.); “Bizi al­datan bizden değildir.'” buyurmuştur. (Müslim’in rivayeti).

Namazdan çıkan birinin verilen emanete hıyaneti ya da verdiği söz­den cayması olağan duruma gelmiştir. Halbuki Resûlullah (s.a.) bunu münafıklık belirtilerinden saymıştır.

İnsanların ahlâkî bağlardan kaçması anormal bir şey değildir. Ger­çekten Allah Tealâ’nın hidayet ettikleri dışındakiler için ağır bağlardır ahlâkî kurallar. Asıl anormal olan, -ümmetin hayatındaki bütün yıkıcı et­kileriyle- bu kaçınmanın, insanlarm hissinde ibadetin dışmda tutulması­dır. İbadet namaz, oruç vb. olduğuna göre onları eda eden gerekli ibadeti yapmıştır. Ya, şu ahlâkî düşüklükler? Eh onlar da ayıptır... Vaizler her konuşmalarında onlan dile getirir, ama ibadet dışmda bir alana sokarak. İbadet, sadece namaz, oruç gibi ibadet çeşitleriyle dondurulmuştur!

Bu ümmetin ar duygusu bir mesele haline gelen problemlerden ol­muştur bu: Çağdaş cahiliye, günlük hayatındaki işlemlerinde vaadinde durur, (yalanı siyasî konularda sınırlandırırlar) emaneti yerine getirir, aldatmaz, hıyanet etmezken, “İslâm” ümmeti, -O’nun rahmet ettiği dı­şında- boğazına kadar yalan, aldatma, hıyanet ve vaadinden caymaya batmıştır.

Bizim inancumza göre Avrupa, köklü ve gerçek bir ahlâka sahip de­ğildir. Günlük işlerinde görülen ahlâk da çıkarcılığa dayanır; hedefi, dünya hayatmda çıkar sağlamaktır. Avrupa, son iki yüzyılda (özellikle de son yüzyılda) Avrupa'nın varlığına egemen olan kurnaz Yahudi tüc­carından, bu konuda çok şey öğrendiler.

Onlar uygarlığın zirvesinde olduklarına inanıyorlar ve bunu söylü­yorlar.

Bizse bundan çokça şüphe ediyoruz. Çünkü Batı’da egemen olan kapitalizm daha fazla kâr edebilme amacıyla çeşitli sahtekârlık, yalan ve aldatmacaya dayanır.

Hangi yoldan olursa olsun kâr ilk hedeftir; doğruluk, emanet ve benzeri' faziletler değil. Onlardaki bu faziletler, daha kârm sebeplerin­den olduğu için vardır. Daha fazla kâra götürmemesi halinde Avrupalı kolaylıkla bu ahlâkını bırakabilir. Siyaset sahtekârlığında, sömürüde, uluslararası ilişkilerde, siyah beyaz ilişkisinde olduğu gibi...

Islâm’ın gerçek uygulamasında ahlâk, hakikî ve asil değerlerdir; zi­ra hedefi maddî kazanç olmadığı gibi onun üzerine de kurulmamıştır. Hedefi, Yaradan’la yapılan “mîsaka” (sözleşmeye) vefadır ve O’nun için “ibadet” ilkesine dayanmaktadır. Aynı zamanda da asıl uygarlık il­keleridir. Çünkü, bir renk veya cinsle sınırlı olmayan, tersine mümin bir insan niteliğiyle “insandan” çıkıp, müslümanlann inandığına inan­mayan biri de olsa “insana” yöneltilen bir “İnsanî” özelliği vardır.

Ümmet hakikî imanını ve hakikî ibadetini koruduğu zamanlarda, “ahlâk” onun hissinde, mümin müslümana farz olan, tarihte tekrar edilmemiş mucizelerin kaynağı olan ibadetin bir parçasıydı.

Yarım yüzyıldan az bir zamanda İslâmî fetihler doğuda Hindistan’a ve batıda da Okyanus’a kadar uzamıştı. Tarihte bir benzeri olmayan müthiş bir fetihtir bu. Kazanç, fethedilen “toprak” değildi, müslüman- lar da, Arap yarımadasından topraklarını genişletmek için çıkmamış­lardı. Onların hedefi, Ribî b. Âmir’in, Furs’un komutam Rüstem’e de­diği şu sözdü:

"Dilediğini, kullara kulluktan Allah’a kulluğa; dünyanın zorluk ve sıkıntısından dünya ve ahiret genişliğine çıkarmamız için Allah gönderdi bizi.

Büyük kazanç, Yaradan'ın nuruyla hidayet bulup, O’nun dinine gi­ren ‘kalplerdi. ’

Bu, fatihlerin otoritesinden korkma veya zorlamalarından kaynak­lanmıyordu. Tersine, onlara canları ve inançlarında güven vermişlerdi; insanlar, kendi dinlerinde kalıp, Islâm’a girmek istemeyenlere müslü- manlarm bahsettiği güveni gözleriyle görmüşlerdi.

Fatihlerin “ahlâk”ı, insanların kalplerini bu dine açan en büyük se­beplerdendi. Evet. Daha önce Resûlullah’ın (s.a.) ahlâkı da, insanlar­dan hidayete erenlerin hidayetlerinde en büyük sebeplerdendi:

“Sen büyük bir ahlâk üzeresin. ” (Kalem, 4)

“Allah ’ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, çevrenden dağılır giderlerdi. " (Al-i

İmrân, 159)

Mucize, fetihlerin tamamlandığı müthiş hızda veya fatihlerin getir­diği dine milyonlarca insanın arzu ve isteğiyle girmesiyle ya da hida­yete erenlerin, kimsenin baskı ve zorlaması ohnadan inandıkları akide­ye ihlâsla bağlanmaları, yeryüzünde neşri için cihat etmeleriyle bitmi­yor. Mucize daha önce veya sonra tekrar edilmeyen bir gerçekle uzu­yor: Bu milyonlarda insanın, hatta İslâm’ı benimsemeyip dinlerinde kalanlar bile “Arapça”ya girmeleri... Mısır, Şam ve diğer fethedilen bölgelerdeki insanlar konuştukları ve ibadetlerini eda ettikleri dillerini unuttular ve Arapça konuşmaya, yazmaya, -hangi dinde iseler ona gö­re- ibadetlerini Arapça yerine getirmeye başladılar.

İslâm, Asya ve Afrika’da -savaşsız- davet için değil de, ticaret için giden tüccarların eliyle geniş bir alana yayıldı. Onların İslâmî ahlâkı, insanlara onları ve onları terbiye eden dini sevdirdi ve bu dine girdiler...

Buna karşılık bugün, “müslümanların” kötü ahlâkı yüzünden O’nun yoluna nasıl engel olduklarım düşün istersen!

Yüce Allah’ın zikrini terk edeni uyardığı sıkıntılara bugün kendi düşmüştür:

“Ama kim benim zikrimden yüz çevirirse, onun için de dar bir ge­çim vardır. Kıyamet günii onu kör olarak haşrederiz. ” (Tâhâ, 124)

Psikolojik bir sıkıntı ve darlıktır bu. İçinde yaşadıkları maddî, İlmî, teknolojik, ekonomik ve medenî ilerleme onu hafıfletemez. “Refah toplumu” noktasını aşıp “bolluk toplumu” haline gelen bazı halkların içinde bu durum zirveye çıkmıştır. Bunalımlar, çıldırmalar, intiharlar, sinirsel Ve psikolojik hastalıklar, içki ve uyuşturucu alışkanlıkları, suç­lar, anormallikler ve yaratılışın bozulması...

Orada insanlar kurtuluş yolunu arıyorlar. Kimi Budizm’i, kimi Krishna’yı benimsiyor, kimi de orada burada tökezliyor...

îslâm, kurtuluş yolu; Yaradan onu, insanların karanlıklardan nura çıkması için indirdi.

Batıda her yıl yüzlerce insan îslâm’a giriyor.

Fakat, AvrupalIları İslâm’dan alıkoyan engeller olmasa bu yüzler, binler, milyonlar olabilirdi. Şüphesiz engeller arasında haçlı duvarı ve Avrupa’da kilisenin dinin yapısını sarsan tavırları yüzünden meydana gelen dinden genel nefret de vardır. Ama sebeplerden biri de, müslü- manlarm durumudur!

Batıda pek çok insan İslâm’ı anlatan davetçileri dinledikten sonra, adeta hal dilleriyle diyorlar ki “Eğer İslâm bu anlattığınız güzellikte ise, niçin siz böylesiniz? Kendi aranızda küsmüş, darılmış, bir şeyde birleşmez oluşunuz bir yana; niçin aldatıyor, hile yapıp vaadinizde durmuyorsunuz?”

Evet, böylece, müslümanlarm durumu, şaşkın milyonlarca insanın kurtuluş yolunu bulmasına engel oluyor.

Yine de, insanlardan çoğu bu kritik meseleyi defalarca gördüğü halde, geçici bir üzüntüden başka bir iz bırakmıyor onlarda. Omuzları­nı silkip geçiyorlar. Ahlâkın -onların hissinde- ibadet dairesi dışında kalmasından bu tutumun kaynaklandığında şüphe yoktur. İnanç ve iba­det birbirine kapalı iki dairedir onların hissinde, ne bağlıları ne de ge­rekleri vardır?

Davet alanında önemli hizmetleri olan birinin bir öğrencinin üni­versite tezini tartışırken; “Ahlâkın ‘Lâ ilâhe illallah’la ne ilgisi vardır... Akide, bizim öğrendiğimize göre, ilâhiyatla, (nakille gelen gerçek­lerle) ilgilidir, daha ötesi yoktur. ‘Lâ ilahe illallah’la ahlâk arasında kurmak istediğin ilgiliyi nerden getirdin?” dediğini hâlâ hatırlıyorum.

İnanç ve ibadet dairesinden çıkarıldıktan sonra ahlâka böyle bakılı­yor. Fazladan bir şeyi bulunursa, ne iyi, bulunmazsa da sakıncası yok! İman “Lâ ilâhe illallah”la tamam, ibadet de, günlük olanlarıyla eda ediliyor. Ama şu nafile gerekleri hesaptan çıkarmanızda bir şey yok! Tabiî bütünüyle de onu hesaptan düşmüyoruz. Haftalık ve mevsimlik vaazlarda, hutbelerde konuşuruz onu. Konuştuktan önce de sonra da, boş bir söz olduğunu da biliriz. Yine de insanların hidayeti için vaaz­dan el etek çekmeyiz!

ResûlullahTn (s.a.) hadisinde "îman şu kadar şubedir... ” zikredi­lenlerden ne kalıyor acaba ahlâk kaldırılınca?

Yeni nesillerde ibadet kavramı daraltılıp, günlük ibadetlere sıkıştırı­lınca, günlük faaliyetler -siyasî, sosyal veya ekonomik vb.- ibadet daire­si dışında kaldı, “Lâ ilâhe illallah” gerekleri da çıktı bu arada. Buna bağ­lı olarak, günahlar ve asiler çoğaldı. Toplumun seyri darbe yedi, sapık­lıklar ve zulümler arttı, toplum çok defalar kahredici''bunalımlara düştü.

Yine de bu, ibadet kavramına isabet eden kötülüğün tamamı değil­di. Sadece düşüş yolunda bir aşamaydı.

Buraya kadar anlattıklarımız, ibadet kavrammın, diğer ibadetlerden arındırılıp, günlük ibadetlere sıkıştırılmasını içeriyordu. Halbuki bu konu, doğal olarak, çöküntünün belli oranlarla artmasını getirdi.

Birinci derecede; günlük ibadetlerin kendi bünyesinde gerekleri ol­mayan şekillere sokulması vardı. Öyle ki, onun eda edilmesi, insandan istenen ibadetin tamamıdır! Şüphesiz, bilgisini kitap ve sünnetten alan ilk nesil, konuyu böyle anlamamıştı.

Kitap ve sünnet bize her ibadet için, psikolojik ve sosyal bir açı koymuştur.

Allah Tealâ kitabında diyor ki:

"Namazı kıl Çünkü namaz, kötü ve iğrenç şeylerden vazgeçilir ” (Ankebût, 45)

“Ey inananlar, sizden öncekilere yazıldığı gibi korunmanız için si­zin üzerinize de oruç yazıldı. ” (Bakara, 183)

Resülullah (s.a.) da buyurdu ki:

“Yalan sözü ve onunla ameli kim terk etmezse, Allah in onun yeme­yi ve içmeyi terk etmesine ihtiyacı yoktur. ” (Buhari)

“Ne oruçlu vardır ki, orucundan onun için, açlık ve susuzluktan başkası yoktur “ (Ahmed ve İbni Mace)

Yine Allah Tealâ buyuruyor:

“Onların mallarından bir miktar sadaka al ki onunla onları temiz- leyesin. ” (Tevbe, 103)

Resülullah (s.a.) buyuruyor:

“İnsanlar! Allah temiz(iyi)dir; ancak temizi (iyiyi) kabul eder Al­lah müminlere, Resûllere emrettiğini emretti ve buyurdu ki: “Ey Resuller, güzel şeylerden yiyin ve yararlı iş yapın. Çünkıi ben yap­tıklarınızı bilmekteyim." (Mü’minün, 51)

“Ey inananlar, size verdiğimiz nzıktarın iyilerinden yiyin. ” (Bakara, 172)

Sonra da yolculuğu uzayan, toz toprak içindeki bir adamı anlattı: Ellerini göğe kaldırıp; “Ya Rab! Ya Rab!’ diyor. Yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, haramla gıdalarmış. Ona nasıl icabet edilsin?" (Müslim’in rivayeti)

Allah Tealâ buyurdu ki:

“İnsanlar içinde hakkı ilân et; gerek yaya, gerek uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler (Gelsinler) ki kendi­leri için birtakım faydalara şahit olsunlar ve (Allah ’ın) kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine belli günlerde (onları kurban ederken) Allah ’ııı adını ansınlar. Onlardan yeyin, sıkıntı içinde olan fakire de yedirin. ”

‘‘Sonra kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler ve Eski Ev ’i (Kabe yi) tavaf etsinler."

"İşte bu, kim Allah ’ın yasaklarına saygı gösterirse, o (hareketi) Rabbinin yanında kendisi için iyidir. ”

“Size (ayetlerle) oku(nup açıkla)nanlar dışındaki hayvanlar sizin için helâl kılınmıştır. Artık o pis pullardan ve yalan sözden kaçının. "

“Allah 'a ortak koşmadan, halis olarak Allah ’ı tevhit edenler olun. Kim Allah ’a ortak koşarsa o, sanki gökten düşmüş de kendisini kuş yapıyor veya rüzgâr onu, uzak bir yere sürüklüyor gibidir. ”

"İşte bu, kim Allah ’m işaretlerine saygı gösterirse, şüphesiz bu (hareket), kalplerin takvasındandır. " (Hac, 27-32)

Resûlullah (s.a.) da şöyle buyurdu:

“Hacc-ı mebrûrun (günahı olmayan hac) cennetten başka bir kar­şılığı yoktur. ” (Buhari-Müslim)

"Kim bu eve (Kâ ’be ’ye) gelir ve günah, fısk işlemezse, annesinden doğmuş gibi döner. " (Buhari-Müslim)

Bu ayet ve hadislerin özü şudur: İbadetlerin bazı gerekleri vardır, sade bir eda ile sona ermezler. Onlara gerçek anlamım, müslüman üm­metin hayatında gerçek fonksiyonu oynayan gerekleri vardır.

Allah Tealâ’nın bu ümmetin bu ibadetleri yapmasını istediği doğru­dur. Yüce Allah, dilediği hükmü verir, itiraz edilemez O’nun kararma. Dilediğine dilediği ibadeti emreder:

"O yaptığından sorulmaz ama onlar sorulurlar. ” (Enbiya, 23)

Kimse de Yaradan’ın farz kıldığı veya hoşgördüğü ibadet türlerin­den başkasıyla kulluk yapamaz. Bu açıdan diyoruz ki: Bu ibadetlerin kendileri istenmektedir. Kul kendi çapında ne kadar uğraşırsa uğraşsın, ortaya çıkardığı uydurma ibadetlerle O’nu razı ettiğini ne kadar iddia ederse etsin, o ibadetlerin yerini tutmazlar. Ancak, ayetlerden ve hadis­lerden açıkça anlaşılan bir şey var. Bu ibadetlerin daha büyük bir he­defleri var; herhangi bir zorlanma veya çaba olmadan anlaşılacak şe­kilde vurgulanmıştır bu amaçlar. Sadece kendi çapında bir amaç değil de, gerekleri uygulanmadan emredilişindeki hikmet ve maksadı kaybe­den bir amaçtır bu.

Yüce Allah bunları, sadece kulları ibadet etsinler, gaypta O’na ki­min itaat, kimin isyan edeceğini görmek için emretmiştir, farz edilme­lerinde insanlar için bilinmesi zorunlu bir hikmet de yoktur; hikmeti O’nun indindedir, şeklindeki bir söz, doğru olmakla beraber, ibadetlere gerçek değerini vermemekte, her yönüyle ibadeti kuşatmamaktadır.

Allah Tealâ, bu ibadetlerin emrindeki hikmeti veya bazısmı açıkla­dığına göre, biz Allah ve Resûlü’nün vurguladığı bir şeyi kaldırıp, iba­detler farzdırlar, gerilerinde istenen bir şey yoktur, diyemeyiz.

ibadetin bizzat kendisi amaçtır. Ama sadece bu kadar değil. Tersine, onun önünde ve onun ardında bazı gerekleri vardır. Biz, iba­detin kendisini eda edip, üzerine vurgulanan gereklerini kulak ardı edersek, O’nun emrettiği ibadeti yapmış olur muyuz?

İşte, yeni nesillerin, ibadeti bazı dar kalıplara ve yalın bir edaya sı­kıştırdıktan sonra, içinden çıkamadığı sorun budur.

Evet, insanlar bu yıkımın sonuçlarını çirkin gördüler. Baktılar ki, kimileri ibadetleri eda ediyor ama gereğini yapmadıkları gibi tersini yapıyorlar. Namaz kılıyorlar fakat namaz onları kötülükten alıkoymu­yor; oruç tutuyorlar ama oruç onları takvaya götürmüyor; zekât veri­yorlar, malları ya haram ya da haram karışığı; hacca gidiyorlar, hac onların takvasını artırmıyor, Yaradan’dan korkmaya götürmüyor, yalan şahitliklerine engel olmuyor.

Çirkin gördüler, çünkü nefis fıtratıyla bunları çirkin görür. Ne var ki bu, o çirkinliği değiştirmeye götürecek bir tepki değil. Tepki göste­renlerin benliğinde bile, onlarm ibadeti eda ettikleri bilinci vardır.

Asla! İbadeti eda etmemişlerdir! Şekil yerini bulmuştur, evet. Ama şeklin edasıyla ibadetin edası arasmda açık bir fark vardır! İslâm’da, somut bir şekle sıkıştırılmış tek bir ibadet yoktur. Doğru olan şudur: İbadet eda ile başlar ve ancak edasından beklenen gereğin tamamlan­masıyla tamamlanır. Başka bir ifadeyle: İbadetin tek başına şekil ola­rak edası, dünya hayatı için “İslâmî kişilik” verebilir ve yapanını da müslüman hükmüyle uygulatır. Ama yalın haliyle bu, O’nun indinde makbul değildir.

“Lâ ilâhe illallah” sözünün söylenmesi, İslâm’ın hakikati olan tev­hidi gerçekleştinnez. İnsanın tavırlarında uyması zorunlu olan noktala­ra bağlanması şarttır: İnançta şirk olmayacak, ibadetler sadece O’nun için yapılacaktır, her meselede O’nun dini uygulanacak.

Namaz da Yaradan ve Resûlü’nün açıkladığı şekliyle eda ile başlar ve bu eda İslâmî kişilik verir. Ancak gereklerinden olan, kötülük bıra­kılmadıkça O’nun katında muteber sayılmaz. Allah Tealâ bu noktada buyuruyor ki:

"Şu namaz kılanların vay haline ki, onlar namazlarından yanıl­maktadırlar. (Kıldıkları namazın değerini bilmezler, ona önem ver­mezler.) Onlar gösteriş (için ibadet) yaparlar. En ufak bir yardımı esirgerler. ” (Maun, 4-7)

Diğer ibadetler de böyle...

İbadet anlayışındaki bozukluğun, sözünü ettiğimiz bu noktaya gel­mesi, şüphesiz büyük bir bozukluktu. Yine de bozulma o noktada kal­madı. İnsanlar, farkında olmadıkça çöküntünün büyümesi normaldir. Onlar, görevlerinde yetersiz, doğru yoldan sapmış durumdadırlar...

İlk nesiller ibadetlere apayrı bir önem veriyorlardı. Dar kalıplara sı­kıştırmamış olmakla beraber, günlük ibadetler onlarm titizlikle eğil­dikleri işleriydi. Daha önce de dediğimiz gibi ibadetler, yolcunun yol boyunca* azık için gereksinim duyacağı istasyonlar gibi görülüyordu.[8]

Onların hissinde namaz, -olması gerektiği gibi- O’nun huzurunda durma ve önünde olmaya yaraşan bir huşû ve ciddiyetle oluyordu. Yü­ce Allah onların kalbinde hazırdı ve bu huzur duruma egemen oluyor­du. Allah Tealâ onlara yakındı ve onları gözetliyordu. Namaza hazırla­nırken onları görüyordu. Namazı kılarken, Kur’ân-ı Kerim okurken, rükû, secde ve kıyamda iken görüyordu onları. Her an O’nun yakınlığı­nı hissediyorlardı; hareket ve duruşlarım kontrol ediyor, kalplerinin iç sırlarına vâkıf oluyor, takvalarını kabul edip dualarına karşılık veriyor­du. Bütün bunların onlarm benliğinde etkisi vardı, namaz da buna para­lel olarak hayatlarındaki fonksiyonunu işliyordu. Onlarm Yüce Allah’a yakınlığım artırıyor, kötülük onları alıkoyuyordu. Allah Tealâ’ya ve Resûlüne itaat arzularım güçlendiriyordu. Çünkü onlar bu itaatle dünya hayatında ve büyük günde O’nun rızasma erdirirdi.

Oruç da onlarm hissinde -olması gerektiği gibi- ibadet ve Yara- dan’a itaat için önemli bir mevsimdi. Kuru bir gündüz açlığı, gece tok­luğu değildi.

Kutsal bir alana girmeye hazırlanan biri gibi, nefsen ve ruhen ha­zırlandıkları bir mevsimdi oruç. Ayağını basmadan nefsini huşû ve tak­va ile doldurarak, o alanda atacağı her adımdan etkilenen ve sanki ora­da sonuna kadar doyuma ulaşan biri gibi.

Oruç, insanın sürekli hayatında nefsine bulaşan kirlerden aklandığı, hayatın akışını değiştirerek, yeni bir sisteme girdiği kapsamlı bir iba­dettir.

Yemek sisteminin değişmesi, vücuttaki hücrelerin faaliyetini artırıp canlılıklarını yenilediği gibi, oruçla gelen ruhî değişim de ruhun haya­tım yeniler. Daha önce yükselemediği veya yükselmiş olup da ruha al­gılanan eşyadan, daha az önem vererek, günlük hayatın meşgaleleri ile düştüğü seviyeden parlak ufuklara yükselir. Bu mübarek ay ruh gücü­nü yeniler, insanın yapısını restore eder, nefsindeki duygular ve istek­ler dengelenir.

Oruç aym zamanda da, nefsin güçlendirilip, şehvetlere karşı koy­madan eğitilmesidir. Kalbinde O’nun korkusu ve takva gelişir.

Şehvetlerin üstünlüğü altında takva olmaz. Takva, Yüce Allah’ın çizdiği hallerle nefsi bağlayan kurallarla mümkündür:

"Bunlar, Allah ’ın hadleridir, bunlara yaklaşmayın. ” (Bakara, 187)

Kural ise, normal duruma gelip nefis ve cesedin şehvetinin insan iradesine teslim olması, egemenliği elinde bulundurması (istediği za­man salıp, sınırlayabileceği) hazırlıkla olur.

îşte omç bu hazırlıktır! Ceset ve nefsin en güçlü etkenlerini ele alı­yor: Yeme-içme ve cinsellik. Bunun için de oruç takvaya bir hazırlıktır:

"Ey inananlar! Sizden öncekilere yazıldığı gibi korunmanız (takva) için sizin üzerinize de oruç yazıldı. ” (Bakara, 183)

Zekât da onlarm hissinde -olması gerektiği gibi- nefis ve malın arındırılması, hissi ve manevî hayatın temizlenmesiydi.

Devlete verilen bir “vergi” değil, Yaradan’a sunulan bir ibadetti.

Bir şeyin, verenin hissinde devletin baskı ve gücüyle aldığı bir malî veya zatî vergi olmasıyla, edasıyla aklanacağını, kirlerinden temizle­nip, rızkı mücadelesinde yeni bir safha başlatacağma inandırması ara­sında fark vardı.

Ayetin işaret ettiği temizlik (Tevbe, 103), sadece cimrilikten temiz­lenme değildir. Malın zekâtı konuşulduğunda zihne ilk takılan o ise de, yeryüzünde rızık için yapılan çalışmalara haramın girmesi veya hara­ma yönelmeden korunması da buna dâhildir.

İslâm’ın yeryüzündeki hilâfeti uygulaması için hedeflediği salih in­san, bir yandan mal şehvetine egemen olurken, diğer bir yandan da kendisi ve diğer müminler arasındaki kardeşliği de hatırlamalıdır. Güç­süzlerine yardım ve İslâm’ın bütün insanlar için öngördüğü üstün ha­yatın sağlanmasına çalışmayı zorunlu kılan kardeşlik.

Yol bulabilen için ömürde bir defa ve sayılı günler olan hac da iba­deti geniş anlamıyla yaşayan ilk nesiller gibi eda etmesi halinde müs- lümanın hayatında derin izler bırakan bir ibadettir.

Açık bir şekilde tevhide ağırlık vermesiyle beraber yapısında bütün ibadetleri birleştiren kapsamlı bir ibadettir.

Hac, ihlâs ve O’nunla olma halidir. Nefsin dünya hayatmda bağlı olduğu aile, barınak, vatan ve varlıktan, hatta insanın giyinip süslendi­ği dikişli elbisesinden bile uzak kalması halidir. Bütün bunlardan Allah için arınmadır. Telbiye, zikir, namaz, ibadet vb. olarak.

Hayn hatırlatan bir toplantı da...

Çaba ve eziyette... Ama mutat hayat uğraşında alışılmayan türde dünya varlığından armarak insana ahiret gününü hatırlatan bir uğraşı...

“Sayılı günler” ama nefiste derin izleri var. Nefsi tamamen değişti­rip, yeni bir hayata, daha önce olmayan, doğduğu âna çeviren bir deği­şiklik...

Bu noktada hac, Resûlullah’m (s.a.) sözünü teyit ederek müslü- manm hayatmda gerçek fonksiyonunu ortaya koyar.

“Kim bu eve (Kâbe’ye) gelir, fısk ve günah işlemezse, annesinden doğduğu gün gibi döner.”

İbadet kavramındaki değişmeyle beraber bütün bunlar da büyük bir değişmeye girdi.

Yıkımla karşılaşan neslin zihninde ibadetin girdiği şekil artık şuydu:

Namaz, huşû ve takvasız, okunan ayet ve zikirlerdeki anlama iltifat etmeden sade bir hareketler dizisi... Namaz kılan namazı bitirdiğinde nefsinde bir eser bırakması veya tasarruflarından birini değiştirmesi ge­rektiğini neredeyse bilmez. Bu, kıldığı namazda başka bir âlemi, kârını, zararını veya günlük uğraşlarından birini düşünmediği zamanlar!

Oruç, gündüzün belli saatlerinde yemek ve içmekten uzak kalıp, if­tardan sonra da israf sınırına varacak kadar yeme-içme halini aldı. Sanki oruç ayı değil de yeme ayı! Bir de Ramazan gecesi radyo ve TV’nin başında dizilerin takibi ve daha da ilginci ve kötüsü, bazı ileri İslâm ülkelerinde (!) gözde basınm “gazinosunda gece yarışma kadar dansöz... Ramazan gecelerini ihya edecek...” şeklindeki ilânlarıdır. Danstan önce ve sonra oruçlu (!) olanların da burada bulunması olağan duruma geldi. Geceyle gündüz arasındaki çelişkiye dikkat çeken yok. Eh bu başka o başka. (Allah korusun bu sözden.) Çağdaş cahiliyede yaygın olan “biraz Rabbine biraz kendine” felsefesi.

Mal sahibi zekât verirse onu bu faiz yemekten alıkoymaz, göğsünü de sıkmaz. Bu ibadet, o da iş. İşle ibadet arasında bir ilişki yoktur ki. Bir de zekât verenin, malını bin bir hile ve oyunlarla nasıl alışı var...

Hac da “hacı” unvanı için iyi bir fırsat. Haccından sonra hacının, tica­rî çıkan veya herhangi bir işi için yemin etmesinde de bir salonca olmaz! Nerede kaldı ki, müslüman ve mümin biri şöyle dursun, akıllı bir insanı bile hayrete düşürecek olaylann meydana geldiği hac: Şeytan taşlama ve­ya tavafı bitinnek için, ne olursa olsun mümin kardeşlerini ve hac arka­daşlarım çiğneyen “hacılar”! Bilmedikleri için, haccı geçersiz durama ge­tirecek rükünleri terk edenler ya da kusurlarından ve eksiklerinden dolayı vermeleri gereken fidye ve ceza kurbanlarına aldmş etmeyenler!

Bazı âlimlerimiz diyorlar ki: Eda nasıl olursa olsun onunla (edayla) vacip düşer; onunla bir sevap kazanılmasa bile... Ve irşat seli bile ye­terli olacak kolay bir mesele de değildir.

Başka bir ifadeyle; defter kapanır ve iş biter.

Yine âlimlerimiz diyorlar ki: “Öyle veya böyle, vacibi (emri) yeri­ne getirdiğine göre mümindir, ateşte ebedi kalmaz...”

Âlimlerin bu sözünü, delil kabul ettikleri ayet ve hadislerin günü­müze uyup uymadığım önceden, tartışmanın yön değiştirmemesi için kabul ediyoruz!

Ve önümüzde -O’nun rahmet ettiği dışmda- ebedî kalmadıkça ateşe girmeye aldırış etmeyen, orada sonsuza kadar kalmaktan kurtuluşu ye­terli gören bir ümmet var! Kimse, ateşte elli bin yıl kalıp sonra O’nun rahmetiyle kurtulmak, sürekli orada kalmak gibidir demiyor!... Böyle bir ümmetin sel üstündeki çer çöp olması, ulusların üzerine üşüşmesi de gayet normaldir, ne bir değeri ne de bir kıymeti olur.

İbadet kavramının, O’ndan inip, Resûlullah’ın (s.a.) öğrettiği ve ilk neslin anlayıp uyguladığı gibi olmasıyla, sonraki nesillerin -uygulasın veya uygulamasın- anlayışı arasında büyük bir fark vardır.

Birinci şekil; “İnsanlar için çıkarılmış hayırlı ümmeti” oluşturdu. İkin­ci şekil de; “çer çöp’ü.”

“Bir millet kendi durumlarını değiştirmedikçe Allah onların du­rumlarını değiştirmez. ” (Ra’d, 11)

“De ki: Murdarla temiz bir olmaz. Murdarın çokluğu hoşuna gitse bile. "(Maide, 100)

Mesele, dipnotta veya sıralamada ikinci bir mesele değildir. Halli için biraz vaaz ve irşat, hatta vaaz ve irşat seli bile yeterli olacak kolay bir mesele de değildir. Yeniden bir oluşumu gerektiren bir meseledir.

Felç olmuş, yıkılmış, bu şekliyle ibadet, bir okyanustan öbürüne yaşayan milyonlarca insan eda etmiş olsa bile onları bulundukları hal­den kurtarmayacak, onları her taraftan kuşatan zillet ve pasiflikten çı­karmayacaktır.

Sebep kolaydır: Çünkü o, Yaradan’m yazdığı, doğru yapanlarına iz­zet ve yeryüzü egemenliği vaat ettiği ibadet değildir:

"Allah sizden, inanıp iyi işler yapanlara vaat etti: Onlardan önce­kileri nasıl hükümran kıldıysa, onları da yeıyüziinde hükümran kı­lacak ve kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine sağ­lamlaştıracak ve korkıdarının ardından kendilerini (tam) bir güve­ne erdirecektin Onlar hep bana kulluk ederler ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. ” (Nur, 55)

Belirgin bir şekilde anlaşıldığı gibi ayet, Allah Tealâ’nın yazdığı şekilde yapılması halindeki “ibadet” etrafında dönmektedir.

Ama bugün, mevcut “çer çöp”ün bir okyanustan öbürüne eda ettiği ibadet, -Rabbinin koruduğu dışında- gereğinden “Lâ ilâhe illallah”ın soyutlandığı, sadece söylenen bir kelime haline getirildiği ibadet, yer­yüzünde sürünen bu “çer çöp”e ancak, içinde bulunduğu bu yıkımı ge­tirecektir. Ve kendini kurtarmaktan âciz kalmaktan da öte ardından ge­lenlere de engel olacaktır...

Müslümanların içinde bulundukları medenî, bilimsel, askerî, siyasî, maddî, ekonomik, sosyal, fikrî ve ruhî kalmışlığın sebebi müslüman oluşları değildir.[9] Tarihî yargılar veya ekonomik uygulamalar da değil­dir.[10] Asıl sebebi müslümanların tavırlarındaki bozulma, düşüncelerinin bozulması ve İslâm’ın bütün içeriğinden arındırılmasıdır.

"Onlara karşı gücünüz yeten yığınağı hazırlayın" emri ibadet olduğu zamanlar, kimse müslümanların topraklarım işgale cesaret edemiyordu.

“İlim talebi farzdır. ” ibadet olduğu zaman, İlmî geri kalmışlık yok­tu. Tersine müslüman ümmet, ilim ümmetiydi, Avrupa onun medrese ve üniversitelerinde öğrenim görmüştü.

“Sırtlarında dolaşın, rızkından yiyin” ibadet olduğn zaman İslam toplumlan, yeryüzünün en zengin toplamlarıydı. Müslümanlar yeryü­zünün imarından kendilerinin sorumlu olduğunun bilincindeydi. İslam toplamanda fakirlik problemi yoktu. Fakirlik problemine karşı ilahı çare, İslâm toplumunda Yaradan’a kulluk olduğu için uygulanıyordu.

“Onlarla iyilikle geçinin” ibadet olduğu zamanlar müslüman kadı­nın problemleri yoktu! Çünkü ona ait olan Yaradan’ın emrettiği butun haklar ve güvenceler, ona, Yaradan’a boyun eğme ve ibadet olduğu için veriliyordu.

Bu ümmetin sonu, ancak başının düzeldiği ile düzelir.

Önce kavramlar düzeltilecek. Sonra da İslâm’ın doğru anlaşılan kav­ramları üzerine yeni bir yapı oluşturulacak.

Geri kalmışlığı ve güçsüzlüğü bir anda atıp, öncü olmakta ve güçte değiştirecek bir sihir yoktur ortada.

İnsanların dünya hayatlarının yürüdüğü İlâhî kanunlar vardır. Sağ­lıklı kanunlarla çalıştığımız zaman sağlıklı çareler de gelecektir önü­müze. Dinimizi bozup da; “Ya Rab! Ya Rab!” demek önümüzdeki ka­palı kapıları açmaz.

Allah Tealâ dünya hayatı için;

"Allah sizden, inanıp iyi iş yapanlara... " (Nur, 55)  V. Said diyor ki' “Ömer beni Afrika zekâdan için gönderdi Topladıktan

Ahiret hayatı için de;

(Iş) ne sizin kuruntunuza, ne Kitap ehlinin kuruntusuna göre ol­maz. Kötülük yapan, cezasını çeker ve kendisine Allah’tan başka ne dost, ne de yardımcı bulamaz. Erkek veya kadından her kim inana­rak iyi işlerden bir iş yaparsa, işte öyle kimseler cenneti görürler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar. " (Nisa, 123-124) buyurmuştur.

Ayetlerden net bir şekilde anlaşılmıştır ki: Dünyadaki kurtuluş yo­lunun aynısı ahiretteki kurtuluşun da yoludur.

Dünyada egemen olanlar; “İnanıp iyi iş yapanlar”, ahirette kurtu­lanlar; “Erkek veya kadından her kim inanarak iyi işlerden bir iş ya­parsa...'”

Dünyayı âhiretin tarlası, yeryüzünde O’nun emirlerinin uygulama­sını, İlâhî adaletinin araştırılmasını, ilim tahsilini, rızık için dünyada dolaşmayı, aileyle iyi geçimi, O’nun düşmanları için yığmak yapmayı ve üstün ahlâkla ahlâklanmayı ibadetin bir parçası yapan; namaz, zekât, hac ve oruç gibi istenilenler arasına koyan bir dinde tuhaf değil­dir bu.

Ama ameli iman dairesinden ve ibadet kavramından bütünüyle çı­karan Mürcie’nin yolu, dünya ve ahirette zarara götüren yoldur:

“De ki: Herkes kendi(hali)ııe uygun yolda hareket eder. ” (İsra, 84)

"Her birinin yaptıkları işlere göre dereceleri vardır. ” (En’am, 132)

Muhammed Kutup

Tercüme: Nurettin Yıldız

----------------------------------------------

[1] Cinlerin ve insanların asileri dışında.

[2] Emanetlerin başında da tek olan Allah Tealâ’ya kulluğu ikrar vardır. Bu ikrarsa, O’nun birliğine kesin itikadı, ortaksız yalnız O’nun için ibadetlerin edasını ve her şeyde O’na başvurmayı kapsar.

[3] Hapşıranm “elhamdülillah” demesinden sonra, yanındaki mümin kardeşinin “yerhamukellah” demesi. (Mütercim)

[4] Muamelât: Fıkıhta şahıs ve aile hukuku, miras, ticaret, borçlar ve iş hukuku ile ilgili konular. (Mütercim)

[5] Islâm âlimleri “inanç”, “ibadetler” ve “muamelât”ı İlmî gerekçelerle terim olarak ayırmışlardır. Ama onların hissinde “din” hepsini kapsıyordu, sadece bir tanesine bağlanamazdı Veya bir tanesi, kapsamlık ve tekamülle ya da insanlara uygulama­da zorunluluk açısından dini temsil edemezdi. Fakat, uzun tarih boyunca meyda­na gelen sarsıntılar, insanların zihninde bu terimsel taksim, kötü bir iz bıraktı. “İbadet” kavramı, görünen ibadetlere sıkıştırıldı, akide ve muamelât çıkarıldı.

[6] Tinnizî, îbni Mace, Ahmed ve Darimi rivayet etti. Elbanî diyor ki, senedi zayıf-

tır, bütün yolları daböyledir, bkz: “Zaifu’l-Camiu’s-Sağîr15 1/184.

[7] Doğum kontrol haplarının dünyada fuhşun yayılması İçinde kullanılmasında ol­duğu gibi.

[8] Azık kelimesi şu ayette açık bir şekilde geçmektedir: “Kendinize azık alın, azı­ğın en iyisi takvadır. Ey akıl sahipleri benden korkun.” (Bakara, 197)

[9] Batrnm, raüslümanlan bir nebze, kalan dinlerinden de uzaklaştırmak için fikir emperyalizminde kullandıkları bir sözdür.

[10] Bu sözü de komünistler, komünizmin tek çare olduğunu düşündükleri için kulla­nıyorlar.

Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.