Allah İnsanları Kendisini Bilsinler Diye Yaratmış­tı

Nefsini tanıyan, Rabb'ini tanır. Akıl ve vicdan sahibi kimseler için bitki, hayvan ve insan olarak dünyadaki milyarlarca harika mahlûka ve şu muazzam kâinata ib­retle bakıp bütün bunların Yüce Yaratıcısını hatırlayıp hayran olmamak imkânsızdır.

İSLAM VE KÜLTÜR 03.01.2021, 16:17 03.01.2021, 20:59 Ramazan Peri
285
Allah İnsanları Kendisini Bilsinler Diye Yaratmış­tı

Allah insanları kendisini bilsinler diye yaratmış­tır. Ancak, biz Cenabı Allah'ı göremiyoruz, gücümüz Cenabı Allah'ı görmeye yetmiyor. Musa (a.s.) Cenabı Allah'ı görmek istedi. Cenabı Allah dağa tecelli edince dağ O'na dayanamadı. Çünkü bizim yapımız zayıf ol­duğundan dünyada iken Cenabı Allah'ı görmeye gücü­müz yetmiyor. İnşallah cennette göreceğiz.

Öyle ise Allah'ı bilmek için ne yapâcağız? Allah, in­sanlara "eserden müessire intikal etme kabiliyeti" ver­miştir. İnsan bir esere bakarak o eseri yapanı tanıyabilir. Bir resme bakarsanız, o resmi çizen ressamın nasıl bir ruh yapısına sahip olduğunu anlayabilirsiniz.

Başımızı gökyüzüne çevirip baktığımız zaman ne görüyoruz? Sonsuz bir kâinat, sonsuz bir güzellik, sonsuz bir sanat ve sonsuz bir nizam! O kadar büyük bir kainat ki içerisindeki bir yıldızın ışığı diğer bir yıldı­za 100 milyon senede bile gidemiyor. Oysa ışık bir sani­yede 300 bin kilometre yol almaktadır.

Cenabı Allah yedi kat gök yaratmıştır. Her bir gök, bir üsttekinin yanında, Sahra Çölü içindeki bir yüzük kadar kalmaktadır. Onun üzerinde Arş vardır. Arş'ın üzerinde Kürsü bulunmaktadır. Bu ne büyük azamettir Ya Rabbi!

Bu ilahi düzenin varlığının en önemli delillerinden biri de suyun hiç bilinmeyen bir özelliğidir. Dünyada mevcut olan, bütün katı, sıvı ve gaz ısınan her cisim ge­nişler ve yoğunluğu azalır. Soğuyan her cisim ise dara­lır ve yoğunluğu artar. Bunun tek bir istisnası vardır, o da sudur. Bir tek su bu kurala uymaz. 100 dereceden +4 dereceye kadar su soğudukça hacim olarak küçülür. En ağır su +4 derecede olan sudur. Bundan dolayı ne­hirlerin, göllerin, denizlerin dibinde +4 dereceden daha soğuk su bulunmaz. +4 derecedeki su soğumaya devam ederek +3 dereceye, +2 dereceye +1 dereceye kadar ısısı düşmeye devam ederse hacmi genişlemeye başlar. Böy- lece birim hacminin ağırlığı azaldığından yukarı taba­kalara çıkar. Sıfır dereceye geldiğinde en büyük hacme ulaşır ve su tabakasının en üstüne çıkmış olur. Böylece ırmakların, göllerin, denizlerin donması alttan değil, üstten başlar. Bu sıradan gibi görünen ve dikkat çekme­yen kural, ilahi bir rahmet olarak sularda yaşayan canlı­ların yaşamalarını ve üremelerini mümkün hale getirir.

Acaba su, diğer cisimlerin tamamının uyduğu bir kurala neden uymuyor? Tesadüfen mi? Yoksa suyun;

'Benim canım o kurala uymak istemiyor.' diyerek kendi kendine verdiği bir kararla nu oluyor?

Bunda akıl sahipleri için büyük ibretler, deliller var­dır. Bu ilahi bir mucizedir ve tesadüfen olmasını akıl kabul edemez.

Kâinat şaheserine dikkat ve ibretle baktığımız za­man en ufak bir kusur, en ufak bir aksaklık, en ufak bir uyumsuzluk ve en ufak bir noksanlık asla görülemeye­cektir. Bu kâinatın Yaratıcısı da elbette her türlü kusur­dan münezzeh olan Sonsuz Kemal Sahibi Rabbimizdir.

Rabbimiz her türlü hatadan ve noksanlıktan münez­zehtir. Sonsuz kudret ve rahmet sahibidir. "Subhanal- lah; Ya Rabbi, sen her türlü hatadan ve eksikliklerden münezzehsin!" demektir.

Sıradan kimseler gökyüzüne baktığında Cenabı Allah'ın sadece birkaç sıfatını sezebilir. Ama âlimler gökyüzüne baktığında ise Cenabı Allah'ın 99 esmasını görebilmektedir.

İnsan nasıl bir varlıktır? Bizler, eşrefi mahlûk, yani yaratılmışların içinde en şerefli olmanın sorumluluğu­nu taşıyoruz. Ahsen-i takvîm'e, yani meleklerden bile üstün bir mertebeye, Allah'ın yeryüzünde halifesi ola­bilecek yetenek ve meziyetlere sahibiz.

Unutmayalım; insanı hayvanlardan ayıran ve fazilet­li kılan bazı özellikler vardır. Bunlar:

Doğru ile yaniışı ayırma; bu meziyetten "ilimler" doğmuştur.

Faydalı ile zararlıyı ayırma; bu meziyetten "ekono­mi" doğmuştur.

Adalet ile zulmü ayırma; bu meziyetten "siyaset ve hukuk" doğmuştur.

Güzel ile çirkini, iyi ile kötüyü ayırma; bu meziyet- tense "ahlak ve sanat" doğmuştur.

Mesela milyonlarca senedir bir kedinin parkta yürür­ken aniden durup bir çiçeği kokladığına ve "ne güzel bir çiçek, ne kadar şaheser bir güzellik" diye baktığına şahit olunmamıştır. Neden? Kedi; güzellik nedir, sanat nedir bilmez de ondan. Bu dört şeyi idrak edip ayıramayan, yanlıştan, kötüden, zararlıdan ve zulümden yana olan, gerçekte değil görünüşte insandır. Materyalist görüş, kâinat ve insanın tesadüfler sonucu var olduğunu iddia eder. Bu görüş manevî değerleri yok sayar, her şeyin maddeden ibaret olduğunu kabul eder. Bunun sonucu olarak da toplumda huzuru sağlayamaz. Maneviyatçı görüş ise kâinatın ve insanın bir Yaratıcısımn olduğuna inanan görüştür. Madde ile manayı ahenkli bir biçimde değerlendirir. Mükemmel bir toplumun oluşmasında maddî ve manevî değerler ahenkli bir şekilde iç içe olur.

Bilindiği gibi kâinatta bulunan canlılar üç kısma ayrılmaktadır: Bitkiler, hayvanlar ve insanlar. En kü­çük canlı organizma hücredir. Son biyolojik araştırma­lar gösteriyor ki canlıların hücre yapısı birbirlerinden farklıdır. Bu farklılık da temelde Darwin Teorisi'ni yok etmektedir. Buna göre canlılar; bitkiler, hayvanlar ve insanlar olmak üzere üç ayrı hücre yapısında yaratılmış­tır. Bitkilerin hücre yapısı, tek boğumlu kromozomdur.

Hayvanların hücre yapısı, iki boğumlu kromozomdur; sadece insanın hücre yapısı, üç boğumlu kromozomdan oluşmaktadır.

Görüldüğü gibi tek boğumlu kromozoma sahip bit­kilerin hücre yapısından, çift boğumlu kromozomu olan hücre yapısına sahip hayvanların oluşması; çift boğumlu hücre yapısına sahip hayvanlardan da üç bo­ğumlu hücre yapısına sahip insanın oluşması mümkün değildir. Allah her canlıyı kendi hücre yapısında yarat­mıştır ve hücreleri çoğaltarak aynı canlıyı meydana ge­tirmiştir. Bütün canlıların tesadüfen meydana gelen bir hücreden evrimleşerek oluştuğu, maymundan geldiği iddiası, sadece ateizmi desteklemeye yöneliktir. Ger­çekle hiçbir ilgisi yoktur.

Yine, bakınca görüyoruz ki; gökyüzü sayılamaya­cak kadar çok cisimle dolu olduğu hâlde hepsi boşlukta ahenk içerisinde yüzüyor. Bunlar arasındaki muazzam dengenin kendi kendine oluşması mümkün değildir. Her biri bir yörüngede dönerek hareket etmektedir. Bu düzeni, ancak spnsuz kemal sahibi ve sonsuz kudret sa­hibi bir Rab yaratabilir.

İnsana verilen en önemli meziyetlerden biri de irade-i cüz'iyedir. İşte bu imtihanı gerekli kılar. Bu yüzden Cenabı Hakk dünya hayatını Hak ile bâtılın mücadele meydanı olarak yaratmıştır. "İrade-i Cüz'iye" ile insanı, iyi ve kötüyü birbirinden ayırmada serbest bırakmıştır. "Seçimini kendin yap." diye böyle takdir buyurmuştur. Bizler melekler gibi emredilen şeyleri yapacak şekilde yaratılsaydık, robottan farkımız ve tabi faziletimiz bulunmayacaktı. Cenabı Hak, cüz'i iradeyi, insanı şereflendirmek için vermiştir. Kendi iradesiyle isterse hayra çalışır, isterse şerre çalışır. Hayra çalışhğı zaman bunun mükâfahru alır.

Peki, Hak ve bâtıl ne demektir? Bir insanın yağmur yağarken şemsiyesini alıp dışarı çıkması doğru bir ha­rekettir. Ama yağmur yağmadığı hâlde şemsiyesini açarak dışarı çıkması yanlış bir harekettir. Dolayısıy­la, Türkçemizde kullanılan doğru ve yanlış kelimeleri, şarta bağlı olarak isabetli olan şey veya olmayan şey manasındadır. Hâlbuki iki kere iki dört eder. Yağmur yağsa da dört eder, güneş açsa da dört eder, bir hafta önce de dört eder, bin yıl sonra da dört eder. İşte şarta bağlı olmaksızın, mutlak olarak her şart altında doğru olan şeye "Hak" denir. Bunun tersi olarak bir insan iki kere iki üç eder dese bu yağmur yağsa da yanlışhr, gü­neş açsa da yanlışhr, bir hafta önce de yanlışhr, bin sene önce de yanlışhr. Her şart alhnda yanlış olan şeye ise "bâtıl" denir.

Bütün Müslümanların ilk ve temel vazifesi, Hak-bâhl mücadelesinde cihat etmektir. Cihat, Hakk'ın hâkim ol­ması ve tüm insanlığın huzur ve hürriyete kavuşması için bütün gücümüzle ve hiçbir dünyevi karşılık gö­zetmeden çalışmakhr. Aziz milletimize, İslam ümme­tine ve tüm insanlık âlemine karşı sorumluluklarımızı kuş^anmakhr. Yeryüzünde bâhla karşı Hak ve adaleti hâkim kılmak için cihatla görevliyiz.

Cihat ibadeti farz olduğu ve ecri en büyük ibadet olduğu için sorumluluk yüklenmeli ve tüm insanlığın hayrını ve huzurunu hedeflemeliyiz. Nefsî ve siyasi ci­hadı birlikte yürüterek, olgun insan ve huzurlu toplum oluşturmak mesuliyetindeyiz.

Bütün ibadetler için bir zaman tayin edilmiştir; me­sela sabah namazının vakti girmeden, sabah namazını kılamazsın. Cihat ibadeti ise her zaman yapılması gere­ken bir ibadettir.

Bütün ibadetler bir miktarla sınırlıdır. Mesela oruç, senede bir ay; zekât, kırkta birdir. Cihat ibadeti ise ta­katinin sonuna kadar yapılması gereken bir ibadettir. Çoğu ibadet tek başına yapılabilir. Ancak, cihat ibadeti, disiplinli ve organizeli bir şekilde teşkilatlanarak yapıl­ması gereken bir ibadettir. Cihat ilk önce eda edilmesi gereken ibadettir. Mesela bizler uzayda yarahlmış olsak ve dünyaya gönderilmiş bulunsak, ilk yapacağımız şey nedir? Müslümanların bir cihat ordusu, bir teşkilata var­sa ona tâbi olmak, yoksa da ilk önce onu kurmaktır.

İslam, Yüce Yaratıcı'ya tazim ve hürmet, bütün mah- lukata şefkat ve merhamet dinidir. Kendimizi ıslah edip olgunlaştırmak ve başka insanlara yararlı olmak için ya­pılacak tüm gayretlere "cihat" denir.

Sahabeler sordu: "Ya Resulellah! Namaz dinin dire­ği, cihat zirvesidir, buyuruyorsunuz. Cihat gibi ecri bü­yük başka bir ibadet var mı?"

Efendimiz buyurdu ki: "Ömrünüz boyunca gece gündüz ibadet etmeye gücünüz yeter mi?" Cevap ola­rak "Hayır ya Resulellah!" dediler.

Efendimiz tekrar buyurdu ki: "Eğer ömür boyu gece gündüz ibadet etseydiniz yine cihat sevabı alamazdı­nız." Yani bir insan ömür boyu, hiç ara vermeden sü­rekli namaz kılıp oruç tutsa yine de cihat sevabı kaza­namıyor.

Bir Müslüman evine ekmek götüremediği zaman, "Onları açlığa ben mahkûm etmedim ki, bana ne?" di­yemez. Hak yolu ve davası bu tavrı, kati suretle me- neder. Tam tersine, şunu aklımızdan hiçbir zaman çı­karmayacağız: "Ben Müslümanım. Ben cihat edeceğim. Herkesin karnını doyuracak bir düzenin kurulması için elimden gelen gayreti göstereceğim. Yoksa o acı çeken, evine ekmek götüremediği için açlık çeken insanların hesabını Cenabı Allah benden sorar. Cihat edeceğim, cihat edeceğim, cihat edeceğim..." İnsan olmak demek, bu demektir. İyi insan olmak demek, bu demektir. Siya­set de bu büyük gaye için, cihat için yapılır. Siyaset beni ilgilendirmiyor demek, Kur'an'ın yarısı beni ilgilen­dirmiyor demektir. Çünkü cihat; Kur'an-ı Kerim'de en fazla sayıda ayetle emredilen bir ibadettir. Bu sebeple biz siyaset yapmıyoruz, cihat ediyoruz. Cihat etmeyen insan, dünya imtihanını kazanamaz.

Kim söylüyor bunu? Bir hadisi şerifte buyruluyor: Bir bedevi Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in huzuruna geldi. "Ya Resulellah, ben Müslüman olmak istiyorum. Ne yapacağım?" dedi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) iki şey buyurdular: "Bir, Kelime-i Şehadet getireceksin; iki, bana biat edeceksin."

"Kelime-i Şehadeti nasıl getireceğim?" dedi bedevi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) tarif etti. Bedevi şeha­det getirdi ve Müslüman oldu. "Şimdi bir de bana biat edeceksin." diye buyurdu Efendimiz. "Ne üzerine biat edeceğim Ya Resulellah?" diye sordu bedevi. "Kelime-i Şehadet, namaz, oruç, zekât, hac ve cihat." diye 6 şey saydı Efendimiz.

Bedevi bunları duyduğu zaman dedi ki: "Ya Resulel- lah, ben kalabalık bir kabileden geliyomm. 3 tane deve­miz var. Bunların sütleri ancak bize yetiyor. Müsaade buyurun biz zekât vermeyelim. Siz beni yeni görüyor­sunuz. Oysa ben kendimi küçüklüğümden beri herkes­ten daha iyi tanırım. Ben çok korkak bir adamım. Müsa­ade buyurun cihat için de biat etmeyeyim. Çünkü size, yeryüzünde hakkın ve adaletin tesis edilmesi için bütün gücümle çalışacağıma dair söz verirsem, yarın bu yolda çalışırken bir zorlukla karşılaştığım vakit korkaklığım­dan dolayı döneklik yaparsam, söz verip de döneklik yaptığım için cezam daha ağır olur. Onun için en iyisi baştan söz vermeyeyim. Ben cihat ve zekât için söz ver­meyeyim. Ama söylediğiniz diğer şartlar olan Kelime-i Şehadet, namaz, oruç, hac ibadetlerinin hepsini gereği gibi, hatta fazlasıyla yerine getireyim." dedi.

Efendimiz (s.a.v.) bedeviyi ikaz için buyurdular ki: "Peki ama cennete ne ile gideceksin?" İmanı var, Kelime-i Şehadet getirmiş. Gidersin ama sonunda gi­dersin. Namaz kılıyor. Evet, namazdan hesabını ve­rirsin. Oruç tutuyor. Oruçtan hesabını verirsin. Hacca gidersin veya gitmezsin hesabım verirsin. Ama cihat farzının hesabını nasıl vereceksin? Bundan dolayıdır ki cihat farzını yerine getirmeyen dünya imtihanını kaza­namayacaktır.

***

Her fırsatta, ehemmiyetle, hep şu hatırlatmayı ya­pıyorum: Biz İslam dinini tanıyoruz ama ne kadar bi­liyoruz? ^mek olsun diye bir hatıramı paylaşayım:

Kırgızistan'a gitmiştik. 100 tane iş adamı da vardı ya­nımızda. Kırgızistan Cumhurbaşkanı Ue 4 saat görüş­tük. Dedi ki: "Ben iktisat profesörüyüm. Eskiden ko­münizmi methediyor, kapitalizme küfrediyordum. Şimdi komünizm ortadan kalktı. Şimdi kapitalizmi ben uyguluyorum. Ve utanıyomm, dostlarımın yüzüne ba­kamıyorum. 'Yahu dün küfrettiğin sistemi bugün nasıl uyguluyorsun. Hiç ut^^^yor musun?' diyecekler diye düşünüyorum. Ne yapacağımı bilemiyorum." Kendile­rine dedik ki: "Bunun bir doğrusu var. Bir Adil Düzen var." 4 saat boyunca Adil Düzen'i anlattık. Bakanlar Ku­rulunu topladı. Sonradan götürdüğümüz kitapları okul kitaplan yaptı. Yanındaki kişilere de dedi ki: "Erbakan benim şeref misafirimdir. Biz tarihte İslam'a büyük hiz­metler yapmış bir ülkeyiz. Kendisini Balasagun şehrine götürün. Bizim tarihte yetiştirdiğimiz büyük âlimleri, Yusuf Has Hacib'i, Kutadgu Bilig'i yerinde görsün."

Bizim heyetimiz 100 kişiydi, 200 kişi de onların refa­katçi heyetiyle toplam 300 kişi olarak Balasagun'a git­tik. Balasagun; İpek Yolu'nun üzerinde, Himalayalar'ı çıkarken bütün kervanların kendilerini yeniledikleri tarihi bir şehir. Bin yıl önce nüfusu bir milyon olan bir şehir. Ama bugün tamamen bir harabe hâline gelmiş. Camiye gittik. Bir tek altın yaldızlı minare, bir kubbe ile bir de mihrap var. Başka her şey yok olmuş. Biz, 300 kişilik heyet, ecdada hürmeten: "Gelin bu minarede bir ezan okuyalım, ikindi namazını da burada kılalım." de­dik. Ve kıldık. Selam verip namazı bitirdik ve bir baktık ki arkada 90 yaşlarında bir Kırgız gözyaşları içerisinde ağlıyor. Niçin ağladığını sorduk. "Ben ağlamayayım da kim ağlasın. Ben 96 yaşındayım. Bir Müslüman ailenin evladıyım. 7-11 yaş arasmda bir tek vakit namazımı bile kaçırmadım ve hafızdım. Bu komünizm belası gel­di. Hafızlığımı da unuttum, namazı nasıl kılacağımı da unuttum. Keşke unutmasaydım da sizin şu cemaatinize ben de kahlsaydım. İslam'a ait her şeyi unuttum. İşte bunun için ağlıyorum." dedi.

Ne kadar acı! Adam İslam için ağlıyor. Fakat "İslam nedir?" bilmiyor. Bu Kırgız misalini sakın unutmayınız. "Acaba biz de öyle miyiz?" diye kendi kendimize sora­lım. Elhamdulillah Müslümanız. Müslümanlığı istiyo­ruz. Peki tam manasıyla İslam'ı biliyor muyuz?

Bizim inancımızda kimse kendisi için yaşamaz, kar­deşi için yaşar. Menfaatçiliği öldürmenin yolu budur. Hadisi şerifte de buyurulduğu gibi "Gerçek iman sahibi kişi, kendisi için sevip istediğini mümin kardeşi için de isteyendir." Çünkü; "İnsanların hayırlısı insanlara fay­dalı olandır." Ancak, iyilik kendi kendine olmaz. İyilik çalışmakla olur, cihat etmekle olur.

Şimdi desem ki, "Şu karşımızda bir komşumuz var. Bazen penceresi açık kalıyor. İçeriye bakıyorum, 90 ya­şında bir zat, alnı hep secdede. Ya tespih çekiyor, ya namaz kılıyor. 'Ne muhterem bir insaı" desem, çoğu kişi büyük bir hevesle o adama özenerek, "Keşke ben de öyle bir adam olsam" der. Fakat hiç düşünmez ve demez ki, "Bu adam hiç cihat ediyor mu?" Yok, cihat etmiyor. Öyleyse dünya imtihanını kazanamaz.

Bir yerde bir koltukta oturduğumuzu düşünelim. Koltuğumuzun bir kenarında, elektrik taşıyan çıplak bir kabloya bağlanmış bir kumanda düğmesi olsun. Masamızın önüne doğru döşenen bu çıplak kabloda da 10 bin voltluk elektrik olsun. Bir de baksak ki dışarıdan elindeki bastonunu tık tık yere vurarak bir âmâ geliyor. Âmâ olan bu insan, habersiz bir şekilde çıplak kabloya doğru yavaş yavaş ilerliyor. Bizler de işimizle gücümüzle meşgulüz. Âmâ kabloya yaklaşıp ona değince biliyoruz ki kömür olacak.

Ne yapmamız lazım? Elimizin altındaki düğmeye basarak derhal elektriği kesmemiz gerekmez mi? Hatta bizim o düğmeye basmamıza engel olanlar varsa, kolu­muz bir yere takılmışsa, bütün gücümüzü kullanarak, kolumuzu kurtarıp o düğmeye basmak zorundayız. Aksi hâlde bize demezler mi; "Arkadaş sen insan mı­sın, taş mısın? Nasıl oluyor da, tehlikeden habersiz bu insanın böyle feci şekilde can vermesine seyirci kalabi­liyorsun? O başına gelecek olan akıbeti bilmiyor ama sen biliyorsun. Nasıl vicdanın böyle hiçbir şey yapma­dan durmana izin veriyor?" "Ben işimle gücümle meş­guldüm. Hatta bu kabloyu da buraya ben döşemedim. Elektriği de kabloya ben vermedim. Benim hiçbir kusu­rum yok." dese, acaba bu savunma o koltukta oturan insan için geçerli mazeret midir? Hayır. Çünkü insan, çevresinde ve ülkesinde olup bitenlerle ilgilenmek ve kötü gidişi düzeltmeye çalışmakla görevlidir.

İşte bunun gibi milletimizin büyük bir bölümü ga­zete, medya ve sömürücü sermayenin yalan yanlış if­tiralarıyla aldatılırken, şuurlu bir Müslüman isem, ben koltuğumda oturup rahat rahat işime gücüme baka- mam. Nasıl ki o âmâyı kurtarmak için bütün gücümle düğmeye basıp çıplak kabloya giden cereyanı kesmek zorundaysam, aynı şekilde milletimizin mutluluğu için de bütün gücümle çalışmaya mecburum. İşte ancak böylece iyi insan olabilirim.

İnsanlığın saadete erebilmesi için; yeryüzünde yan­lışın değil doğrunun, çirkinin değil güzelin, kötülüğün değil iyiliğin, zararlının değil faydalının, zulmün değil adaletin hâkim olması için bütün gücümüzle ve teşki­latlı olarak çalışmak mecburiyetindeyiz. Aksi takdirde, sömürücü sermayenin ve rantiyecilerin her ay millete hizmet için toplanan vergileri, fakir fukaranın hakkı­nı alıp götürmelerine seyirci kalmış oluruz. Yapılan zulme ve sömürüye farkında olmadan imkân vermiş, dolaylı olarak desteklemiş oluruz. Bu yüzden diyo­ruz ki: "Hakk'ın hâkimiyeti için çalışmamakla, bâtılın hâkimiyeti için çalışmak arasında fark yoktur."

Siyonizm, diğer ibadetlere karışmıyor, ancak sıra ci­hada gelince mani olmak için her şeyi yapıyor. Bütün gücünü seferber ediyor. İstediğin kadar namaz kıl, oruç tut, ona karışmıyor. Ama devlet nizamına, devlet yöne­timine gelince İslam'ı sokmuyor. Bunun için 200 yıldır irtica kampanyası yapıyor. Müslümanları sadece namaz kılan birer köle hâline getirmeye çalışıyor. O hâlde biz ne yapacağız? Hukukta bir kural vardır: "En kuvvetli delil düşmanın şehadetidir." diye. Made^mk düşman en çok cihattan korkuyor, o zaman biz de en çok cihada sarılacağız. Aksi hâlde dünyada zaten ezildiğimiz yet­mezmiş gibi bir de ahiretimizi de kaybederiz. Bu du­rumda cihattan başka hiçbir çare de yoktur.

Abdülhâkim Arvasi Hazretlerini, insanları irşat etme­sin, şuurlandırmasın diye, önce başka beldelere sürmek istediler. Ancak, görevini orada da yapar, insanlara cihat şuuru aşılar diye, hafiyeler eşliğinde bir eve kapathlar. Gözetim alhnda olmak şartıyla haftada bir hava almak için evden dışarı çıkmasına izin veriyorlardı. Bir gün dı­şarı çıktığmda evinin önünde pazar kurulduğunu gör­dü. O sırada cahil bir köylü o nur yüzlü adamı görünce kim olduğunu merak edip sordu. "Abdulhâkim Arvasi" dediler. Bunun üzerine hafiyelerin arasından sıyrılarak, o mübarek zahn önüne geçti: "Çok perişan hâldeyiz, şu ümmete dua et!" dedi. Arvasi Hazretleri, ona baktı. Son­ra pazar yerinde bulunan insanları işaret ederek: "Erişil­meden dua edilmez, edilse de kabul olmaz." dedi.

Onun için dertsiz ve İslam'dan uzak bir hayat yaşa­yan halka ne kadar dua etsek de fayda etmez. Bu yüzden İslam düşmanları, cihadın muhteviyatını anlamamıza ve uygulamamıza engel olmak için ellerinden geleni yapmaktadırlar. "Efendim biz cihat edeceğiz ama en­gel oluyorlar." diyorlar. Elbette olacaklar. Tarihimizden biliyorlar ki cihat şuurumuz uyanırsa kurdukları bâtıl düzenleri tamen yok olacaktır. O zaman nasıl hare­ket etmeliyiz? Cihat ibadetini en iyi şekilde nasıl yerine getirebiliriz? Bunun için 9 tane "İ"yi çok iyi bileceğiz. Nedir bunlar:

İnanç sahibi olmalıyız; güçlü bir imana sahip olma­yan, zorluklar karşısında mücadelesini sürdüremez.

İhlas sahibi olmalıyız; mevki, makam, şan, şöhret peşinde koşmamalıyız. Riyadan uzak bir şekilde Allah rızası için çalışmalıyız.

İttika sahibi olmalıyız; Allah'tan başkasından kork­mamalı, fikrimiz sorulduğunda çekinmeden doğruyu söylemeliyiz.

İttifak içinde olmalıyız; birlikte olduğumuz arkadaş­larla ihtilafa düşmemeli ve çekişmemeliyiz. Çünkü hoş­görülü olmak kemalattandır.

İyi ahlak sahibi olmalıyız; gıybet, dedikodu, haset, kibir, kin, iftira gibi hasletlerden uzak durmalı ve kulis yapmamalıyız. Bu, nefse esir olmakla değil, nefsi terbi­ye etmekle mülkündür.

İhsan sahibi olmalıyız; bize verilen görevi en güzel şekilde titizlikle yapmalıyız.

İstişare ile çalışmalıyız; benim dediğim olacak diye tutturmamalıyız. İstişarede fikrimizi söylemeli, irfan sahibi olmalıyız. İrfan, "Benim düşüncem de yanlış ola­bilir." demekle başlar.

İtaat etmeliyiz; alınan kararları yerine getirme konu­sunda başkana itaat etmeli, aksaklık göstermemeliyiz.

İstikamet sahibi olmalı, cihat ederken İslam'ın diğer emir ve ibadetlerinin tamamına riayet edip ibadetleri­mizi terk etmemeliyiz.

Bunlara ilaveten bir de "sadakat" vardır. Sadakat ise zoru görünce kaçmamak, cazip makam ve menfaatlere kanmamakhr.

Bütün bu mücadeleyi yaparken üç temel gerçeği asla aklımızdan çıkarmamalıyız. Biz bunları "üç çivi" olarak tanımlıyoruz.

Birinci çivi; İslamsız saadet olmaz. Buna "İslam çi­visi" diyoruz. Kur'an-ı Kerim'de en son inen Mâide Suresi'nin 3. ayeti kerimesinde bu açıkça ifade edil­miştir: "İşte bugün dininizi kemale erdirdim, böylece üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam'a razı oldum."

İkinci çivi; şuursuz Müslüman olmaz. Buna "şuur çi­visi" diyoruz. Şuur: Hayrı ve şerri birbirinden ayırmak, bâtıldan kaçınıp Hakka tâbi ve taraf olmaktır. Namazda okuduklarıyla dışarıda yaptıkları aynı olmayanlar, şu­ursuz ve sorumsuz insanlardır.

Her gün 40 rekât namazın her rekâtında Fâtiha-i Şerif okuyoruz. Çünkü Fâtiha'sız namaz olmaz. Fâtiha'da ne diyoruz? "Gayri'l-mağdubi aleyhim vele'd-dallîn." Cena­bı Allah bize neden günde 40 defa bu sözü söyletiyor? Nedir bunun manası? "Ya Rabbi sakın bizi sırat-ı müs­takimden ayırma. Bizi gazap ettiklerinin yoluna saptır­ma. Dalalete düşenlerin yoluna kaydırma!" Gazap et­tikleri kim? Yahudiler, Siyonistler... Dalalete düşenler kim? Hristiyanlar, Haçlı emperyalistler... Kim söylüyor bunu? İslam âlimleri.

Sen namazda 40 defa "Ya Rabbi beni sakın Yahudi- lerin ve Hristiyanların yoluna saptırma!" diyeceksin, ardından selam verdikten sonra gidip "Ben Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne sokacağım." diyeceksin. ABD ve İs­rail ile stratejik ortak olacaksın. 11 asır boyunca yeryü­zünden hakkı ve adaleti temsil etmiş bir medeniyeti bırakıp Batı'mn peşinden koşacaksın. Yahu sen namaz­da Allah'a ne söz veriyorsun, selam verdikten sonra ne yapıyorsun?

Sen ne dediğinin farkında mısın Ey Müslüman!

Üçüncü çivi; cihatsız İslam olmaz. Buna "cihat çivi­si" diyoruz. Cihat; "emri bil ma'ruf, nehyi anil münker" yapmakhr. Hayrı emretmek ve yürütmek, şerri yasak- l^ak ve ortadan kaldırmak için gerekli şartları, imkan ve iktidarı hazırlamaktır. Bu konuda başarıya ulaşma- ^n en önemli unsuru teşkilatlı ve organize bir şekilde çalışmaktır.

Teşkilat vücuttaki sinir gibidir. Ortalama 70 kiloluk bir insandaki sinirlerin ağırlığı, sadece 70 gramdır. An­cak, bu 70 kiloluk vücudu ayakta tutan, o 70 gramlık sinirdir. Teşkilat, bir cemiyetin sinir uçlarıdır. Organi­ze olmuş çok küçük toplulukların, birbirinden habersiz milyonlarca kitleden daha güçlü olduğu aşikârdır.

Bir insanın tek başına bütün bu hizmetleri yapma­sı mümkün olmadığına göre, hep birlikte ve teşkilatlı çalışmak mecburiyetindeyiz. Bunun için disiplin ve ciddiyet şarthr. Teşkilahn her kademesindeki çalışma­larda tertip, düzen ve disiplini sağlamak zorundayız. Tertipsiz, düzensiz ve disiplinsiz bir çalışma asla sonuç getirmez.

Niçin çalışhğıru gerçekten kavrayan bir dava ada­mı, işinde ciddi olur. Hizmetle ilgili kendisine verilen görevi canla başla yerine getirmek için bütün gücüyle gayret eder ve mutlaka zafere ulaşır. Cenabı Hakk'ın en sevdiği insan, sorumluluğunu bilen ve'kendi görevini en iyi şekilde yerine getiren insandır. Biz, başkalarının değil, kendi muhasebemizi yapmak ve hesabımızı sağ­lam tutmakla mükellefiz. Davası olan bir Müslüman için teşkilatı veya bulunduğu yerdeki görevini ciddiyet ve titizlikle yapmak "İhsan" makamıdır. Allah'ın rızası, cihat teşkilatı içindeki zahirî rütbe ve rağbete göre değil, üstlendiği görevi üstün bir gayret ve samimiyetle yap­maya bağlıdır.

Teşkilatlar, insanların sosyal, kültürel ve siyasi alan­larda organize olmasını sağlar. Bu nedenle insan aile­den devlete kadar, çeşitli sosyal ve siyasi kurumların üyesidir. Teşkilatlarımızın temel amacı, başta bu ülkede yaşayan insanlar olmak üzere tüm insanlığın saadetini temin etmektir. Bu nedenle Milli Görüşçülerin en önem­li görevi; saadetin beş temel şartı olan barış ve kardeşlik, hak ve özgürlükler, adalet, refah ve saygınlık alanında vatanımızı yaşanılabilir örnek bir ülke hâline getir­mektir. Tabii ki bu sonuca kendiliğinden ulaşılamaz. Siyasette hiçbir şey tesadüfi değildir. İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır. Başarılı olmak ise birlikte, planlı ve disiplinli bir çalışmayla mümkündür. Teşkilat ise bunun olmazsa olmaz koşuludur. Teşkilat faaliyet­lerinde gayemize ulaşmak için belirlediğimiz gündem çerçevesinde çalışılır.

Bir işi başarman aşamaları vardır; İnanç, bilgi, plan, program, kadro, takip ve intaç, yani sonuçlan­dırma. Önce bir işin yapılıp başarılacağını kesin olarak inanmak gerekir. Sonra o iş için gerekli olan bilgiye sa­hip olunur. İşin genel planı yapılır. Nerede nasıl uygu­lanacağı programlanır. Bu programı yürütecek uygun nitelikte vasıflı kadrolar belirlenir. İşi başından sonuna kadar takip etmezseniz, işin kontrolünü sağlayamazsı­nız. Ve intaç. Yani işi tam olarak sonuçlandırmak, bun­dan emin olmaktır.

Bir teşkilat faaliyetinde önce problemi bilmek, teş­his etmek, çözümü ortaya koymak gerekir. Planlama, koordinasyon, kontrol ve üretim aşamalarında başarılı olm^anın şarh da başkanın isabetli ve etkili karar verme­sine bağlıdır. Karar verme, alternatifler arasından en ve­rimli olanı seçmektir. İhmal edilen ve zamansız verilen karar, teşkilatın başarısım azalhr.

Bu bakımdan modele uygun çalışmak başarı için ka­çınılmazdır. Model çalışmanın esası da her kademedeki teşkilat mensubunun işini severek ve benimseyerek bir dava şuuruyla yapmasıdır. Şuurlu bir şekilde görevini yapacak kişinin de elbette görevini iyi kavramış olması ve bu görevi aksattığı zaman ne gibi zararların ortaya çıkacağını bilmesi gerekmektedir. Bu bakımdan her ka­demedeki teşkilat mensuplarının eğitimli olması başarı­mızın temelini oluşturur.

Güneş doğduğunda nasıl karanlıklar yok oluyorsa dünyamızdaki her türlü baskı, zulüm ve haksızlık da inananların çalışmalarıyla yok olacaktır. İnanıyorsanız en üstünsünüz. Zafer ise elbette inananlarındır ve zafer yakındır. İşte bizim davamız budur. Ne mutlu bu hak davada canla başla koşanlara.

Prof. Dr. Necmettin Erbakan

Yorumlar (0)
14°
parçalı bulutlu
Namaz Vakti 26 Ocak 2021
İmsak 06:45
Güneş 08:13
Öğle 13:22
İkindi 15:56
Akşam 18:20
Yatsı 19:43
Puan Durumu
Takımlar O P
1. Beşiktaş 20 44
2. Fenerbahçe 20 42
3. Galatasaray 20 39
4. Gaziantep FK 20 35
5. Alanyaspor 20 34
6. Trabzonspor 20 33
7. Hatayspor 20 32
8. Karagümrük 20 30
9. Malatyaspor 20 27
10. Antalyaspor 20 26
11. Göztepe 20 25
12. Kasımpaşa 20 25
13. Rizespor 20 25
14. Sivasspor 20 24
15. Başakşehir 20 24
16. Konyaspor 20 23
17. Kayserispor 20 19
18. Gençlerbirliği 20 19
19. Ankaragücü 20 18
20. Erzurumspor 20 17
21. Denizlispor 20 14
Takımlar O P
1. Giresunspor 18 38
2. İstanbulspor 18 37
3. Samsunspor 18 36
4. Altay 18 32
5. Adana Demirspor 18 31
6. Ankara Keçiörengücü 18 31
7. Bursaspor 18 30
8. Tuzlaspor 18 30
9. Altınordu 18 28
10. Bandırmaspor 18 27
11. Adanaspor 18 21
12. Ümraniye 18 20
13. Boluspor 18 19
14. Menemen Belediyespor 18 19
15. Akhisar Bld.Spor 18 16
16. Balıkesirspor 18 16
17. Ankaraspor 18 10
18. Eskişehirspor 18 4
Takımlar O P
1. M. United 19 40
2. Man City 18 38
3. Leicester City 19 38
4. Liverpool 19 34
5. Tottenham 18 33
6. Everton 17 32
7. West Ham 19 32
8. Aston Villa 17 29
9. Chelsea 19 29
10. Southampton 18 29
11. Arsenal 19 27
12. Leeds United 18 23
13. Crystal Palace 19 23
14. Wolverhampton 19 22
15. Burnley 18 19
16. Newcastle 19 19
17. Brighton 19 17
18. Fulham 18 12
19. West Bromwich 19 11
20. Sheffield United 19 5
Takımlar O P
1. Atletico Madrid 18 47
2. Real Madrid 19 40
3. Barcelona 19 37
4. Sevilla 19 36
5. Villarreal 20 34
6. Real Sociedad 20 31
7. Granada 20 28
8. Real Betis 20 27
9. Athletic Bilbao 19 24
10. Celta de Vigo 20 24
11. Cádiz 20 24
12. Levante 19 23
13. Getafe 19 23
14. Valencia 20 20
15. Eibar 20 20
16. Real Valladolid 20 20
17. Osasuna 20 19
18. Deportivo Alaves 20 18
19. Elche 18 17
20. Huesca 20 13