Genelde İslam’a yönelik eleştirilerin başında insanı miskinliğe ittiği, klasik doğu tembelliğini sağladığı şeklinde olup, “bir lokma, bir hırka” ilkesini getirdiği iddia edilmektedir. Aslında bu görüşler İslam muarızları tarafından ortaya atılan, İslam’ı karalama ve Müslümanların çalışma tempolarını düşürmeye yönelik algı çalışmasıdır.

İslam, bu iddianın aksine çalışmayı, üretmeyi ve zenginliği savunmaktadır. “Veren el alan elden üstündür” ilkesini savunduğu gibi, Müslüman’ın dilenmesini de yasaklamakta ancak ölmeyecek kadar almasına izin vermektedir.

Tasavvuftaki “bir lokma, bir hırka” anlayışı İslam’ın ekonomi sistemine genelleştirilemeyeceği gibi, bu ilke tasavvuf okulunun bir eğitim yöntemi olduğu da bilinmelidir. Talip, tasavvuf okuluna intisap ettiğinde az ile yaşamayı, az ile yetinmeyi, dünya nimetlerine yönelmemeyi ve kanaatkârlığı öğrenmesi için hocası tarafından böyle bir eğitime tabi tutulur. Talebenin eğitimdeki başarısı ile bu süreç sona erer. Buradaki amaç, talebenin kalbinden dünya sevgisini çıkarmaktır. Fakat dünya sevgisi çıkartılırken dünyayı zem etme veya zenginlik düşmanı empoze edilmez. Burada varılmak istenen hedef, dünyanın insana sahip olmasını engellemedir. Eşya insanın kölesi iken, insanın eşyanın kölesi olmasından kurtarmak ve insanı Allah’a kul olmaya yöneltmektir. Kişi zengin olacak ama bu zenginlik onu kendinden geçirmeyecek, mala köle olmayacak, toplumsal görevlerini ifa edebilecektir.

Kazanç ve Meşruiyet

İslam, kazancın helal ve meşru yollardan elde edilmesine önem verir. Gayri meşru kazançları hem haram ve hem de yasak kabul eder. İslam; gasp, hırsızlık, rüşvet, zimmete geçirme, yolsuzluk, emanete hıyanet etme, soygun, görevi istismar etme ve makamından çıkar sağlama, yağma, faiz, karaborsa, kumar, aldatma ve gayrimeşru yollarla elde edilen kazançları yasaklar. Bu yoldan elde edilen kazançlar hem dünya ve hem de ahirette geçersiz olduğu gibi cezayı hak eder. Ayette şöyle buyruluyor: “Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda meşru olmayan yollarla yemeyin. Karşılıklı rıza ile yapılan bir ticaret yapmanız ise, elbette meşrudur” (Nisa Suresi, 4/29).

Dolayısıyla İslam’a göre bir kazancın öncelikle meşru yollarla elde edilmesi gerekir. Hatta verilen emek de meşru yollar için sarf edilmelidir. Yani hırsızlık yapmak için verilen emek meşru olmayan bir şeyi elde etmek için sarf edildiğinden kabul edilmez ve bu emeğin karşılığı verilmez. Cenabı-ı Hak buyuruyor: “Aranızda mallarınızı batıl sebeplerle yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını, bile bile haksız yere yemek için, mallarınızı hâkimlere rüşvet olarak vermeyin” (Bakara, 188).

Bir devlet memurunun görevini kötüye kullanması, kendisine şahsi çıkar ve menfaat temin etmesi, rüşvet alması, iltimas/torpil geçmesi, yolsuzluk yapması veya zimmetine para geçirmesi gibi yollarla elde edilen kazanç helal değildir, gayrimeşrudur ve bu yollarla elde edilen kazançlar tazmin edildiği gibi, sahibi de ta’zir, hapis ve görevinden uzaklaştırma cezası ile cezalandırılır. “Emanete hıyanet etmek, bir peygamberin yapacağı iş değildir. Her kim hıyanet edip de ganimetten veya kamuya ait hâsılattan bir şey aşırır, bunu da gizlerse, kıyamet gününe o vebalini aldığı şeyler, boynuna asılı olarak gelir. Sonra her kişiye kazandığı şeylerin mükâfatı veya cezası eksiksiz verilir. Ve onlar asla haksızlığa uğratılmazlar” (Âl-i İmran Suresi, 3/161).

Bir kazancın meşru olması için onun helal/meşru yollarla emek sarf edilerek elde edilmesi gerekir. Bunun başında çalışmak, miras, ticaret, memuriyet ve buna benzer kazanç yolları var. Meşru yollarla elde edilen kazançlar kişinin helal kazancı olmuş olur. “Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) rüşvet alana da verene de lanet etmiştir” (Ebu Davud, Ekdıyâ 4).

Çalışmaya Teşvik:

İslam çalışmayı teşvik eder fakat ibadetlerini, ailesini ve sosyal ilişkilerini de aksatacak şekilde mal hırsına kapılmasını kabul etmez. “Mallarınız ve çocuklarınız ancak birer imtihandır; Allah katında ise büyük bir mükâfat vardır” (Teğabun, 15).  Çalışmayı ibadet olarak görürken, çalıştığı için ibadetleri aksatmayı da kabul etmez. Allah Teâlâ, “İnsan için ancak çalıştığı vardır” (Necm 39) buyuruyor.

Günümüzde Müslümanların ciddi anlamda tembel olduğu görülmektedir. Hâlbuki dünyayı imar etmek için çalışmak gerekir. Çalışmanın bir ibadet sayıldığı tek din olan İslam’ın müntesiplerinin bu tembel hali gerçekten dinlerine iman etmemenin veya onun emirlerini yerine getirmemenin temel göstergesidir. Hâlbuki çalışılmadığı takdirde hem bu dünyada ve hem öbür dünyada zillet içinde yaşanılacaktır.

Müslümanların bir an önce çalışma prensipleri ortaya koymaları ve sıkı bir çalışma prensibi gerçekleştirmeleri gerekir.

Fakirlik

İslam fakirliği mücadele edilmesi ve yok edilmesi gereken bir sosyal yara olarak görür. Fakirliği önlemek için çeşitli çözüm yolları sunar. Bunlar; çalışmaya teşvik, yardımlaşma, zekât, infak, sadaka, akrabalara yardım, yeni iş imkânları oluşturma ve bu konuda teşvik gibi yöntemler geliştirmiştir. Bu konu Kur’an-ı Kerim’de şöyle açıklanmaktadır: “Mallarını gece gündüz; gizli ve açık Allah yolunda harcayanlar var ya, onların Rableri katında mükâfatları vardır. Onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır” (Bakara 274). Fakirliği bir istismar aracı olarak kullanma ve çalışmayıp dilenmeyi tercih etmesine Resulullah (s.a.v.) karşı çıkmış, “Sizden birinizin sırtında odun küfesi taşıması dilenmesinden hayırlıdır” (Buhari, Buyu 15) buyurmuştur. Fakirlik insanların kaderi değildir, sadece insanlar kazançlarını ve rızıklarını temin edecek yöntemler geliştirmeleri gerekir. 

İslam, fakirliğin bir kader olmadığını belirtir. Belki İslam’daki rızık ilkesini insanlar yanlış yorumlamaktadırlar. Yani eğer rızkım varsa bana gelir düşüncesi bir tembellik düşüncesidir. İnsan, rızkını elde etmesi için çalışmalıdır. Tembelliği Allah’ın kendisine verdiği bir ceza, imtihan veya kader olduğunu düşünmek öncelikle Allah’a bir iftiradır. Allah cömerttir ve herkese imkân vermiştir. Yeryüzünü geniş tutmuş, güneşi herkese eşit bir şekilde dağıtmış, arazileri bereketli kılmış ve orayı işletecek olanlara bol rızık nasip etmiş, denizleri balıklarla doldurmuş ve bunun gibi birçok imkân vermiş. Bu verilen imkânlardan yararlanmayıp hâlâ fakir ve aç olunuyorsa bu artık insanın tembelliği ve beyinsizliğidir.

Afrika’da uzun bir süre kaldım ve orada benim açlıkla ilgili temel gözlemim şu oldu. Aslında var olan koşullara göre Afrikalıların aç olmaması hatta bizleri bile doyurması gerekirken aç kalıyor olmaları ciddi bir zihinsel felçliğin sonucudur. Bugün dünyanın bir çok ülkesi Afrika’nın arazilerini kiralayıp ürün üretip ülkelerine taşırken oradakilerin açlık çekmesi gerçekten bir travma ve hastalıktır. Türkiye’nin iki misli arazilerde 20 ve 30 milyon nüfusla aç kalınıyorsa kendilerine yönelmeleri gerekir. Burada kusur onlarındır. Belki bizim gibi ülkelere düşen görev onlara tarımı öğretip kendi kendilerine yeter olmalarının yollarını açmaktır. Fakat sonuçta bu kadar büyük arazilerde açlık çekiliyorsa bu tembellik, sömürü ve yanlış eğitimdir.

Fakirlik sorunu, tüm dünyanın sorunudur ama fakirliğin nedeni aslında iş azlığı veya açlık değil bilakis insanların doyumsuzluğudur. Hâlbuki insanlar kanaatkâr olurlarsa eldeki az ürünle ve malla yetinmeyi, yaşamayı öğrenirlerse mutlu olurlar, hatta çevrelerine bile faydalı olurlar. Sıkıntı televizyonlar ve internet vasıtasıyla insanlara açlık, tüketim ve sahip olma duygusunun pompalanması insanda mutsuzluğu ve kendilerini yetersiz görme duygusunu oluşturmaktadır. Sürekli başkalarının elindekine sahip olma ve sahip olamadığında da kendisini yeterli görme yani fakir görme durumu toplumun en büyük hastalığıdır.

Acilen insanların kanaatkârlık ve mal ile değil de dostları ile ailesi ile mutlu olmanın yolları öğretilmelidir. Buna rağmen, devlete düşen görev, insanları eğitmesi, istihdam oluşturması, fakir insanlara başkasına muhtaç olmayacak şekilde iş imkânı oluşturmasıdır.

Biz günümüzde fakirlere mal vererek kısa bir süre de olsa sorunlarını çözmekle hem İslami ve hem de insani görevlerimizi yerine getirdiğimizi sanıyoruz. Bu yanlış bir düşüncedir. Eğer gerçekten fakirlere yardım etmek ve bu sorunu ortadan kaldırmak istiyorsak onlara iş imkânı oluşturmalı veya geçimlerini sağlayabilecekleri meslekler öğretmeliyiz. Hâlbuki verdiğimiz sadaka, zekât ve infaklarımız etrafımızda asalak bir sınıfın türemesine de yol açabilir. Bu infaklar acil durumlar için, muhtaçlar için, çalışamaz durumda olanlar için verilmesi gerekir, diğer kesimler için onları bu sorundan kurtaracak kalıcı yollar oluşturmalıyız. Peygamberimiz kendisinden para dilenen bir gence balta verip ormana göndermiş, kendi alın teri ile çalışıp para kazanmayı teşvik etmiştir. İslam bir günlük yiyeceği olanın dilenmesini yasaklamıştır. Toplum içerisinde dilenen insanlar varsa acilen bunlarla birilerinin ilgilenip sorunu çözmeleri gerekir. Dilenme fakirlikten dolayı ise iş veya geçim kapısı sağlanmalı, hastalık veya tembellikten dolayı ise tedavi edilmeli veya ıslah edilmelidir.

Sosyal Adalet

Toplum hayatının sağlıklı bir şekilde devam etmesi için sosyal adaletin bulunması şarttır. Sosyal adaletin başında gelirin adil bir şekilde dağıtılması, fakirlere yardım ve onlara iş imkânları oluşturarak topluma kazandırılması, evlenme çağındaki insanların evlenmelerinin sağlanması gibi unsurlar gelir. Müslüman cimri değil cömert olur fakat savurgan olmaz. Ayrıca, insanların yükselebilmesi, eğitim imkânlarına sahip olabilmesi ve devletin her türlü sosyal olanaklarından yararlanabilmesi gibi alanlar da insan için önemli bir imkândır.

Sosyal adaletin sağlanmasının başında toplumda lüks, israf, savurganlık, faiz, karaborsa ve emek sömürüsü gibi unsurların ortadan kaldırılması ve bunun yerine dayanışmanın sağlanması gelir. Güçlünün ve zenginin fakir ve zayıfı ezmesine izin verilmez. Haklar, başkalarının alanına girdiği zaman son bulur. Haksızlıklara imkân verilmez. 

slam, sınıfsız bir toplum arzular. Üstünlüğü takvaya yani bireysel meziyetlere verir. Yönetimde bile din, dil, renk ve etnik kökene itibar etmez ve bunları Allah’ın bir ayeti olarak yorumlar. Onun için liyakat önemlidir. İslam, sosyal hayatın idamesinin adalet üzerine olduğunu belirtir ve adaleti mülkün temeline alır. Kur’an’da Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Şüphesiz Allah, adaleti, ihsanı, yakınlara vermeyi emreder; çirkin utanmazlıklardan (fuhşiyattan), kötülüklerden ve zorbalıklardan sakındırır. Size öğüt vermektedir, umulur ki öğüt alıp düşünürsünüz” (16/90).

“Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor!.. Doğrusu Allah, işitendir, görendir” (4/58). “Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahitler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp hevanıza (tutku) uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır” (4/135). “Musa’nın kavminden hakka ileten ve onunla adalet yapan bir topluluk vardır” (7/159).

Sosyal adalet toplumun sürdürülebilir olmasının en önemli ayağıdır. Bu ayak sakatlandığında toplum da sakatlanır. Bu nedenle İslam devletinde devletin asli görevlerinden birisi de vatandaşları arasında hiçbir fark gözetmeden onlara karşı sosyal adaleti sağlamaya çalışmasıdır. Hatta gayrimüslim vatandaşlarını dahi düşünmelidir. Çünkü onlar İslam toplumu ve devletine zimmet edilmiş zımmilerdir ve onları korumak devletin borcudur. İslam her ne kadar zekât ve sadaka gibi müesseseleri oluştursa da iyilik yapmayı teşvik ederek bu alanı genişletmiş, bunun sonucunda zenginler geniş vakıflar oluşturmuşlar ve toplum arasında bir denge oluşturmuşlardır.

Günümüzün en popüler konusu olan sosyal adalet meselesinde birçok ülke kendine göre çözüm üretirken İslam zaten bu işin çözüm yolunu bulmuştur. Bunun temelinde toplumun birbirine zimmetlenmesi sistemini getirerek toplumsal dayanışma ve yardımlaşmayı güçlendirmiştir. Toplumun birbirine zimmetlendirilmesi de şöyledir:

Evlatlar ebeveynlerine zimmetlenmişken, anne ve babalar da evlatlara zimmetlenmiştir. Kadınlar kocalarına zimmetlenmişken, erkek kardeşlerin de kız kardeşlerine sahip çıkması vazifesi verilmiştir. Fakirler devlete ve zenginlere zimmetlenmiş, çalışmayacak durumda olanlara devletin bakması görevi verilmiş, kimsesizlerin kimsesi devlet olmuş, velisi olmayanın velisi kadı olmuştur. İnsanları erken yaşta evlenmeye teşvik ederek toplumu birbirine bağladığı gibi, kadınların sorumluluğunu eşlerine yüklemiştir. Erkeklere de bir evlilik ve aile sorumluluğu vererek topluma daha iyi bağlanmalarını ve vazifelerini yerine getirmelerini sağlamıştır.

İşte bütün bu unsurlar sosyal adaleti gerçekleştirmeye yönelik önemli girişimler olmuştur.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Yorum yazarak Haberin Kapısı Kurallarını kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz demektir. Yazılan yorumlardan Haberin kapısı hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.